apartmanda açılabilecek iş yerleri

Yönetim Planı Nedir?

Yönetim planı tüm kat malikleri tarafından imzalanıp herkesi bağlar. Apartman veya sitelerin yönetim ve işleyişi yönetim planıyla belirlenir.

Yönetim Planı Nedir?

Yönetim planı, apartman veya site gibi yerlerde toplu olarak yaşayan insanların ortak kurallarını belirlemek ve bu toplu yaşamın belirli bir düzen içerisinde devam etmesine sağlayabilmek amacıyla yapılan bir sözleşmedir.

Kat Mülkiyeti Kanunu 28. maddesinde, yönetim planının tanımı yapılmıştır. Buna göre, yönetim planı yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini, yönetici ve denetçilerin alacakları ücreti ve yönetime ait diğer hususları düzenler.

Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir. Diğer bir ifadeyle yönetim planı bir apartmanın veya sitenin anayasası denilebilir.

Yönetim Planı Ne İşe Yarar?

Toplu yaşamın bulunduğu apartman ve sitelerde yaşanabilecek problemler ve bu problemlere karşı izlenecek yollar önceden düzenlenmiş olmalıdır. Böylece kat malikleri arasında çıkabilecek uyuşmazlıklar önceden belirlenmiş adil olarak düzenlenmiş ve kat maliklerinin menfaatine uygun yönetim planı hükümleri çerçevesinde sonuçlandırılır.

Yönetim planında genel olarak, sitenin veya apartmanın işleyişi, kullanım tarzı, yönetici ve denetçilerin hakları, kat maliklerin hak ve borçları ve apartmanın yahut sitenin işleyişine ilişkin diğer kurallar yer alır.

Yönetim Planı Zorunlu Mu?

Kat irtifakı veya kat mülkiyeti kurulurken yönetim planının tapuya sunulması gerekir. Bu nedenle toplu yaşamın kurallarını düzenleyen yönetim planının hazırlanması zorunludur.

Aksi takdirde kat malikleri veya arsa sahibinin kar irtifakı veya kat mülkiyeti kurabilmesi mümkün değildir. Tapu dairesi, yönetim planı olmayan yapılan başvuru hakkında ret kararı verecektir.

Ev Satın Alırken Yönetim Planı

Yeni bir ev alırken genellikle yönetim planı incelenmektedir. Halbuki yeni malik, ev satın aldığı site veya apartmandaki toplu yaşam kurallarına ilişkin yönetim planıyla bağlıdır. Yönetim planı kat malikine haklar tanıdığı gibi birtakım borçlar da tanımaktadır. Ayrıca birtakım yükümlülükler de yüklemektedir.

Genel itibariyle taşınmazda yapılacak tadilatlar, ödenecek aidatlar, yönetim ve apartman işleyişi, toplu yaşamaya ilişkin saat kuralları, otopark, bahçe ve benzeri hususların kullanımında yönetim planı düzenleme yapmıştır. Kat malikleri bu düzenlemelere uymak zorundadır.

Bu nedenle yeni bir ev alırken, kat malikinin hangi kurallara bağlı olacağını bilmesi önemlidir. Zira birtakım kurallar kat malikinin o evi almaktan beklediği faydayı sağlamayabilir.

Hukuki açıdan değerlendirme yapabilmek ve kat malikinin hak ve yükümlülüklerini doğru şekilde tespit edebilmek için ev satın almadan önce konusunda uzman bir avukattan görüş almak faydalı olacaktır.

Yönetim Planı Nasıl Hazırlanır?

Toplu yaşamın sürdürülebilmesi için hazırlanan yönetim planı, kat maliklerinin menfaatine düzenlenmelidir. Zira yönetim planının asıl amacı, sitede veya apartmanda yaşayan kişilerin hayatını kolaylaştırmaktır.

Yönetim planı düzenlenirken, hükümlerinin açık ve anlaşılabilir olması oldukça önemlidir. Farklı anlamlara gelebilecek, muğlak olan veya karıştırılması mümkün olan hükümlerin yönetim planında yer almamasına dikkat edilmelidir.

Şüphesiz ki yönetim planı, Kat Mülkiyeti Kanunu’na ve diğer mevzuat hükümlerine aykırı nitelikte hükümler teşkil etmemelidir.

Site veya apartmanın kendine özgü koşulları, yönetim planında buna uygun düzenlemeler yapılmasını gerektirebilir. Bu nedenle şablon yönetim planı kullanılması, ileride uyuşmazlık çıkmasına sebep olabilir. Her site veya apartmanın koşullarına uygun şekilde yönetim planı düzenlemesi şarttır.

Yönetim Planında Hüküm Yoksa Ne Yapılır?

Yönetim planı hazırlanırken eksik veya hatalı düzenlemeler yapılması halinde bazı uyuşmazlıklar yönetim planı çerçevesinde çözülmeyebilir. Yahut mevcut uyuşmazlık önceden beklenmeyecek bir uyuşmazlık olabilir. Bu tür durumlarda, yönetim planında hüküm yoksa ne yapılacağı sıkça sorulmaktadır.

Kat Mülkiyeti Kanunu m. 28’de, yönetim planında hüküm bulunmayan hallerde, ana gayrimenkulün yönetiminden doğacak anlaşmazlıkların Kat Mülkiyeti Kanunu’na ve genel hükümlere göre karara bağlanacağı düzenlenmiştir.

Yönetim Planı Nasıl Değiştirilir?

Bazı durumlarda yönetim planının değiştirilmesi gerekebilir. Yönetim plânının değiştirilebilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün oyu şarttır. Kanun’daki 4/5 çoğunluk emredici nitelikte olup değiştirilemez.

Örneğin 100 kat malikinin bulunduğu bir apartmanda yönetim plânının değiştirilebilmesi için en az 80 malikin yönetim planının değiştirilmesi yönünde oy kullanması gerekir.

Belirtelim ki yönetim planının değiştirilmesi için aranan çoğunluk toplantıya katılan maliklerin değil tüm maliklerin beşte dördüdür. Buradan çıkan sonuç, tüm kat malikleri tarafından imzalanan yönetim planını, daha sonra kat maliklerinin beşte dördü çoğunlukla değiştirilebilmektedir.

Yönetim Planı Nasıl İptal Edilir?

Yasaya ve emredici kurallara aykırı bir hüküm yönetim planında yer almışsa yönetim planının İptal edilmesi mümkündür. Bu tür durumlarda kat maliki, diğer kat malikleri ile aykırı bir yönetim planı hükmünün iptali konusunda anlaşamazsa bu hükme karşı hâkimin müdahalesini isteyebilir.

Kat Mülkiyeti Kanunu m. 33’te, hâkimin müdahalesi düzenlenmiştir. Hâkimin müdahalesi istemiyle açılan davada, yönetim planı incelenerek bu hükmün aykırılığının tespit edilmesi halinde İptal edilebilmesi mümkündür.

Öte yandan yasaya açıkça aykırı olan bir hükmün batıl olması da mümkündür. Bu durumda mahkeme tarafından yönetim planındaki hükmün batıl olduğu tespit edilir.

Kanuna veya emredici kuralları açıkça aykırı olmayan yönetim planı hükmünün ise mahkeme tarafından iptali mümkün olmadığından, bu hükmün kat malikleri tarafından beşte dört çoğunluk ile değiştirilmesi gerekir.

Yönetim Planı Bağlayıcı Mıdır?

Toplu yaşamın kuralları önceden yönetim planıyla belirlenmektedir. Kat malikleri, kat mülkiyeti kurulurken imzalamış oldukları yönetim planıyla bağlıdır.

Site ve apartman yönetim planı ve bu yönetim planında sonradan yapılan değişiklikler, bütün kat maliklerini ve onların külli ve cüzi haleflerini bağlar. Genellikle, “mirasçılar yönetim planıyla bağlı mıdır”, “yeni malik yönetim planıyla bağlı mıdır”, “kiracı yönetim planıyla bağlı mıdır” veya “taşınmazı yeni satın alan yönetim planıyla bağlı mıdır” şeklinde sorular sorulmaktadır.

Bu konuda kanun koyucu, toplu yaşam kurallarının bağlayıcılığı sebebiyle kat maliki sıfatının değişmesi halinde yönetim planının bağlayıcı olduğunu düzenlemiştir. Örneğin, kat malikinin vefat etmesi halinde bunun mirasçıları yahut taşınmazı satın alan yeni malik yönetim planıyla bağlıdır.

Yönetici ve denetçiler yönetim planında yer alan hükümlerle bağlıdır. Aynı zamanda apartman ve sitenin işleyişiyle ilgili olduğundan, kiracı yönetim planıyla bağlıdır.

Yönetim Planı Ne Zaman Düzenlenir?

Apartman veya sitelerde kat mülkiyeti kurulurken talep edilen belgelerden birisi de yönetim planıdır. Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 12. maddesinde, “Bağımsız bölümlerin kullanılış tarzına, birden çok yapının varlığı halinde bu yapıların özelliğine göre 28 inci maddedeki esaslar çerçevesinde hazırlanmış, kat mülkiyetini kuran malik veya malikler tarafından imzalanmış bir yönetim plânı” kat mülkiyeti için gerekli belgeler arasında sayılmıştır.

Kat Mülkiyeti Kanunu madde 14’e göre, kat irtifakının kurulması sırasında arsa sahibinin veya tüm maliklerin imzalamış olduğu yönetim planının tapu dairesine verilmesi gerekir. Öte yandan kat irtifakının kurulduğu sırada yönetim planı tapu dairesine verilmiş ise kat mülkiyetine geçildiği sırada yeniden yönetim planının sunulması aranmaz.

Uygulamada yaşanan tereddüt nedeniyle, kat malikleri “ne zamana kadar yönetim planının hazırlanması gerekir” sorusunun cevabını merak etmektedir. Yukarıdaki hükümlere göre kat irtifakı kurulmadan önce yönetim planı konusunda kat maliklerince mutabık kalınması gerekir. Tapuya yönetim planının sunulması kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurulması sırasında aranan belgelerden olduğundan, ihtilaf yaşanmaması için kat maliklerinin bu konuda önceden anlaşmış olması gerekir.

Yönetim Planıyla İlgili Davalar Hangi Mahkemede Açılır?

Yönetim planı taşınmazın aynıyla ilgili davalardan olduğundan yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesindedir.

Görevli mahkeme ise sulh hukuk mahkemesidir.

Yönetim planı nereden temin edilir?

Kat irtifakı yahut kat mülkiyetinin kurulduğu sırada yönetim planının tapuya verilmesi gerekir. Tapu kayıtları, ilgilisine her zaman açıktır. Bu nedenle kat malikleri tapu sicillerini inceleyebilecektir.

Yönetim planını temin etmek isteyen kat maliki ilgili sıfatına sahip olduğundan, taşınmazın bağlı bulunduğu tapuya başvurarak yönetim planının kendisine gösterilmesini isteyebilir.

Apartman veya sitenin en önemli metni olan yönetim planı, uzmanlık gerektiren ve taşınmazla ilgili oldukça önemli sorumluluklar yükleyen bir sözleşmedir. Bu nedenle yönetim planının hazırlanması ve değiştirilmesinin avukat tarafından hazırlanması faydalı olur.

Yönetim planı hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası Alfa Avukatlık 01

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası

Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine aykırı şekilde düzenlenen arsa payları, bu arsa payı üzerinde mülkiyet sahibi olan kişilerin menfaatlerini zedeleyebilmektedir. Zira arsa payı, mülkiyet hakkı sahibine birtakım haklar tanımaktadır. Bu nedenle hatalı olarak düzenlenen arsa payının düzeltilmesi için arsa payının düzeltilmesi davası açılmaktadır.

Arsa Payı Ne Demektir?

Arsa payının 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nda tanımı yapılmıştır. Buna göre arsa payı, arsanın Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yazılı esasa göre bağımsız bölümlere tahsis edilen ortak mülkiyet paylarına denir.

Kat mülkiyetine yahut kat irtifakına konu edilen bir yapıdaki bağımsız bölümlerden her biri için özgülenen mülkiyet payı arsa payı olarak adlandırılabilir. Ancak gerçekte paylara ayrılan şey arsanın kendisi değil bağımsız bölümler üzerindeki mülkiyettedir.

Arsa Payı Nasıl Belirlenir?

Arsa payının belirlenmesinde, bağımsız bölümün konumu, bulunduğu kat, kullanım alanı, konut veya iş yeri gibi kullanma amacı, cephesi, manzarası, güneş veya rüzgâr gibi çevresel etkenler, ısınma ve aydınlatma sistemleri, mimari ve fiziksel özellikleri ve eklentiler gibi unsurlar dikkate alınır.

Örneğin aynı katta, aynı ölçüde, aynı mimari yapıda ve aynı kalitede olan 2 bağımsız bölümden birisinin deniz manzarasına sahip olması onun arsa payının daha yüksek olmasına sebep olabilir.

Kat Mülkiyeti Kanunu’nda 2007 tarihinde yapılan değişiklikten sonra arsa paylarının belirlenmesi, inşaat projesini hazırlayan mimar, mühendis ve konusunda uzman kişilerce yapılmaktadır. Böylece arsa payının tespiti teknik verilere göre belirlenmektedir.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası

Arsa payının düzeltilmesi davasının açılabilmesi için bazı şartların bulunması gerekir. Bu nedenle dava açmadan önce dava şartlarının oluşup oluşmadığının tespit edilmesi önemlidir. Arsa payının düzeltilmesi davası niteliği gereği bir tespit davasıdır.

Arsa payının düzeltilmesi davasıyla birlikte, bağımsız bölüm için tespit edilen arsa payı yapılacak yargılama neticesinde yeniden hesaplanmakta yahut doğruluğu kontrol edilmektedir. Eğer ki arsa payının değerinin bağımsız bölümün özellikleriyle örtüşmediği ve arsa payının daha yüksek olması gerektiği tespit edilirse, mahkemece arsa payının düzeltilmesine karar verilmektedir.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası İçin Aranan Şartlar

Bağımsız bölüm üzerinde mülkiyet sahibi olan kişi tarafından arsa payının düzeltilmesi davası açılabilmesi için öncelikle davacının korunmaya değer güncel hukuki yararının bulunması gerekir. Ayrıca davacı dava açmakta iyi niyetli olmalıdır.

Dava açılabilmesi için bağımsız bölüm için öngörülen arsa payı oranının hatalı olarak düzenlenmiş yahut hiç düzenlenmemiş olması gerekir. Aksi halde davacının dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı kabul edilir.

Kanun koyucu, ana taşınmazda boş arsa payı bırakılmayacağını düzenlemiştir. Kat Mülkiyeti Kanunu m. 5’te, “Anagayrimenkulde, kat mülkiyetine bağlanmamış veya lehine kat irtifakı kurulmamış arsa payı bırakılamaz” denilerek buna işaret edilmiştir. Dolayısıyla boşta arsa payının bırakılmış olması halinde arsa payının düzeltilmesi davası açılabilir.

Keza taşınmazdaki ortak yerler için veya eklentiler için arsa payı öngörülmüş ise arsa payının düzeltilmesi davası açılabilecektir. Zira arsa payı ancak bağımsız bölümler için özgülenebilir. Dolayısıyla arsa payları düzenlenirken yanlışlıkla ortak yerlere veya eklentilere arsa payı verilmiş ise hukuki yararı bulunan her bir mülkiyet sahibi arsa payının düzeltilmesini isteyebilecektir.

Açıkladığımız üzere arsa payı kat mülkiyeti yahut kat irtifakı kurulmuş yapılar hakkında düzenlenmektedir. Dolayısıyla arsa payının düzeltilmesi davası açılabilmesi için, taşınmazın kat mülkiyeti veya kat irtifakı niteliğini devam ettiriyor olması gerekir. Örneğin ana taşınmazın yıkılmış olması halinde, kat mülkiyeti yahut kat irtifakı sona erecektir. Dolayısıyla yıkılan bir taşınmaz hakkında arsa payının düzeltilmesi davası açılamaz.

Kat mülkiyeti kanununa göre, arsa payının tespitinde ana taşınmazın maliki yahut tüm paydaşları tarafından imzalanan ve içeriği mimar veya mühendisler tarafından düzenlenip belediye tarafından onaylanan proje esas alınır. Diğer bir ifadeyle bağımsız bölümlerin nitelikleri belediyece onaylı proje üzerinden tespit edilir ve buna göre arsa payının tespiti yapılır. Bu nedenle paydaşların tümü tarafından imzalanarak kabul edilen ve belediyece onaylanan projenin bulunması halinde, bağımsız bölüm malikinin arsa payının düzeltilmesi davasını açabilmesi mümkün değildir. Zira bağımsız bölüm maliki, daha önce hazırlanmış olan projeyi kendi rızasıyla onaylamış ve imzalamıştır.

Bağımsız Bölümde Sonradan Yapılan Değişiklikler

Bağımsız bölümlerde, ortak alanlarda veya ana taşınmazın yapısında sonradan yapılan değişiklikler arsa payının düzeltilmesi davasında dikkate alınmaz. Diğer bir ifadeyle ana taşınmazda arsa payları düzenlendikten sonra bağımsız bölümlerde tadilat yapılmış olması yahut mimari değişiklik yapılmış olması, bağımsız bölümün değerini arttırmış olsa bile buna dayanarak arsa payının düzeltilmesi istenemez.

Nitekim bu konuda Kat Mülkiyeti Kanunu m. 3/2’de, “Bağımsız bölümlerden her birine bu fıkra uyarınca tahsis edilen arsa payı, o bölümlerin değerinde sonradan meydana gelen çoğalma veya azalma sebebiyle değiştirilemez” denilmektedir.

Sonuç olarak, bağımsız bölümlerde tadilat yapılması nedeniyle bağımsız bölümün değeri artsa bile sonrada yapılan bu değişiklikleri için arsa payı oranının arttırılması için dava açılamaz.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davasını Kimler Açabilir?

Kat Mülkiyeti Kanunu m. 3/2’de, “Arsa paylarının bağımsız bölümlerin payları ile oranlı olarak tahsis edilmediği hallerde, her kat maliki veya kat irtifakı sahibi, arsa paylarının yeniden düzenlenmesi için mahkemeye başvurabilir” denilmektedir.

Bu hükme göre arsa payının düzeltilmesi davası kat maliki veya kat irtifakı sahibi tarafından açılabilir. Bu kişilerin vefat etmesi halinde ise mirasçılarının dava açma hakkı bulunmaktadır.

Bağımsız bölümü sonradan satın alan kişiler de dava hakkı vardır. Yani yeni malik arsa payının düzeltilmesi davası açabilir.

Kanunda sayılan bu kişiler dışındaki kişilerin, örneğin kiracının arsa payının düzeltilmesi davası açma hakkı yoktur.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası Kime Karşı Açılır?

Arsa payının düzeltilmesi davasında, davanın kabulüne karar verilmesi durumunda arsa payları yeniden hesaplanır. Bu durumda diğer arsa payı sahiplerinin arsa paylarının değişmesi muhtemeldir.

Bu sebeple arsa payının düzeltilmesi davası, davacı dışındaki diğer tüm bağımsız bölüm sahiplerine karşı açılmalıdır. Zira dava neticesinde verilecek karar diğer bağımsız bölüm sahiplerinin arsa paylarını değiştirebilecek, dolayısıyla bağımsız bölüm sahibinin menfaati bundan etkilenecektir.

Yargıtay da arsa payının düzeltilmesi davalarında diğer tüm bağımsız bölüm maliklerinin davalı olarak gösterilmesi gerektiğine hükmetmiştir.

20. HD., E. 2017/5442 K. 2019/1190 T. 20.2.2019

“Dava; 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun 3. maddesi kapsamında, anataşınmazın bağımsız bölümlerine ait arsa paylarının değerlerine göre yeniden belirlenerek tapuya tescil edilmesi istemine ilişkindir.

Davanın niteliği gereği yargılamanın sonunda verilecek karar, dava konusu anataşınmazdaki tüm bağımsız bölümlerin tapuda kayıtlı maliklerinin hukukunu da yakından ilgilendirdiğinden, hükmün infazının sağlanabilmesi açısından usul ekonomisi ilkesi gözetilerek, dava konusu anataşınmazın bağımsız bölümlerinin tamamını gösterir son tapu kayıtları celbedilip, bağımsız bölüm maliklerinin davaya dahil edilmesi ve sonrasında tarafların tamamının iddia ve delilleri doğrultusunda oluşacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken, izah edildiği şekilde eksik ve yetersiz inceleme ile yukarıda anılan kanuni gereklilikler de dikkate alınmaksızın hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”

Arsa Payının Düzeltilmesi Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme

Görevli mahkeme, Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre sulh hukuk mahkemesidir. Nitekim Kat Mülkiyeti Kanunu ek madde 1’de, “Bu Kanunun uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlık sulh mahkemelerinde çözümlenir” denilmektedir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 12 gereğince, “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir” denilmiştir. Dolayısıyla arsa payının düzeltilmesi davasında yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yerdeki sulh hukuk mahkemesidir.

Arsa payının düzeltilmesi davası her zaman açılabilir mi?

Bağımsız bölüm maliklerinden her biri güncel hukuki menfaatlerinin olduğunu ispatlamak şartıyla arsa payının düzeltilmesini her zaman isteyebilirler. Dolayısıyla arsa payının düzeltilmesi davasında herhangi bir zaman aşımı yahut hak düşürücü süre yoktur.

Bununla birlikte ana taşınmazın yıkılması yahut yok olması halinde kat mülkiyeti veya kat irtifakı son bulacağından, bu durumda arsa payının düzeltilmesi davası açılamaz.

Kentsel Dönüşümlerde Arsa Payının Önemi

Ülkemizde kentsel dönüşüm süreci oldukça hızlanmıştır. Yaşanan depremler nedeniyle vatandaşlar kentsel dönüşüme girerek binalarını yenilemek istemektedirler. Arsa payı, kentsel dönüşüm süreçlerinde bağımsız bölüm maliklerine birtakım haklar tanımaktadır.

Kentsel dönüşüm 6306 sayılı Kanun’da yer alan hükümlere göre yürütülmektedir. Kentsel dönüşüm kararının verilmesinde arsa payı temel ölçüttür. Zira kanun koyucu, kentsel dönüşüm kararında aranan üçte iki çoğunluk arsa payı esasına göre belirlenmektedir. Bu nedenle bağımsız bölüm sahiplerinin oy hakları bakımından arsa payının doğru tespit edilmesi oldukça önemlidir.

Keza kentsel dönüşüm sürecinde kentsel dönüşüm kararına katılmayan maliklerin bağımsız bölümlerinin satılması gündeme gelebilmektedir. Bu tür durumlarda açık arttırma usulüyle yapılan satışlarda bedelin ödenmesi bakımından arsa payı dikkate alınacaktır.

Diğer yandan kentsel dönüşüm neticesinde bina yıkılacağı için, daha sonrasında arsa payının düzeltilmesine ilişkin dava açılamaz. Dolayısıyla kentsel dönüşüm sürecine girmeden önce, bağımsız bölümlerin esasını etkileyecek derecede hata barındırıyorsa arsa payının düzeltilmesi davasının açılması faydalı olabilir. Kentsel dönüşüm süreci bittikten sonra dava açılamayacağından, haklarının zedelenmemesi adına sürecin avukat tarafından yürütülmesi önemlidir.

Arsa payının düzeltilmesi davasıyla ilgili daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Köpek Saldırısına Uğrayanın Tazminat Hakkı Alfa Avukatlık 01

Köpek Saldırısına Uğrayanın Tazminat Hakkı

Köpek Saldırısına Uğrayanın Tazminat Hakları Nelerdir?

Köpek saldırısı sonucu insanlar ciddi şekilde yaralanabilirler. Bu tür durumlarda köpek saldırısına uğrayan kişinin maddi ve manevi tazminat hakları doğabilir. Ayrıca köpek saldırısı nedeniyle köpeğin sahibi hakkında suç duyurusunda da bulunarak ceza davası açılması da istenebilir. Yazımızda köpek saldırısına uğrayan kişilerin tazminat haklarına değinilmiştir.

Köpek Saldırısı Yüzünden Köpek Sahibine Karşı Tazminat Davası Açılabilir Mi?

Köpek saldırısına uğrayan kişi, uğramış olduğu zararlara karşılık köpek sahibinden tazminat talebinde bulunabilir. Türk Borçlar Kanunu’nun 67. maddesinde, “Bir hayvanın bakımını ve yönetimini sürekli veya geçici olarak üstlenen kişi, hayvanın verdiği zararı gidermekle yükümlüdür” denilmiştir. Buna göre köpek sahibi, köpeğin vermiş olduğu zararları karşılamak zorundadır.

Türk Borçlar Kanunu’nda hayvan bulunduranın sorumluluğuna ilişkin mevzuat hükümlerini buradan inceleyebilirsiniz.

Köpek Saldırısı Sonucu Köpek Sahibinden Hangi Zararlar İstenebilir?

Köpek saldırısı sonucunda kişi yaralanabilir ve tedavi görmek zorunda kalabilir. Hatta duruma göre ciddi saldırıya uğrayan kişinin ameliyat olması gerekebilir.

Bu durumda zarar gören, hayvan sahibinden tedavi ve hastane masraflarını, bakıcı ücretini ve ilaç bedellerini isteyebilir. Zarar gören, yaralanması nedeniyle çalışamadığı süreçte gelir kaybı yaşadığı ileri sürerek maddi tazminat talep edebilir. Ayrıca köpek saldırısı nedeniyle maluliyet tazminatı istenebilir.

Köpek Saldırısı Nedeniyle Sabit İz Kalması Halinde Manevi Tazminat

Köpek saldırısı yüzünden zarar görenin yüzünde sabit iz kalması veya görünür bir yerinde geçmeyen yara bulunması halinde, zarar gören manevi tazminat isteyebilir.

Sabit izin büyüklüğü, bulunduğu bölge, mağdurun yaşı ve sosyal hayatı, manevi tazminat miktarının tespitinde büyük önem taşır. Yaralanmanın büyüklüğüne ve sabit izin bulunduğu yere göre hayvan sahibi ciddi manevi tazminat ödemek zorunda kalabilir.

Köpek Saldırısına Uğrayan Kişi Estetik Masrafları Hayvan Sahibinden İsteyebilir Mi?

Köpek saldırısı neticesinde, zarar görenin ağır şekilde yaralanması mümkündür. Örneğin köpeğin yüzü ısırması, kulağı koparması, parmağı ısırması gibi durumlarda basit bir tıbbi müdahale ile mağdur iyileşemeyebilir.

Bu tür durumlarda zarar gören, eski görünümüne kavuşabilmek ve sağlıklı şekilde hayatına devam edebilmek için estetik yaptırmak zorunda kalabilir. Köpek tarafından ısırılan kişi, kalıcı izin giderilmesi için gereken estetik masraflarının tümünü köpek sahibinden isteyebilir.

3. HD., E. 2016/19378 K. 2018/5863 T. 28.5.2018

“Somut olayda; dosya içeriği ve toplanan deliller ile; davacıların oğlu …’in 03/04/2008 tarihinde sokakta oynadığı sırada davalıya ait köpeğin ısırması sonucu yaralandığının kabulü gerekir. Davacılar dava dilekçesinde davalıdan 2.000 TL maddi tazminat talep etmişler ve bu maddi tazminat taleplerini ise müşterek çocuğunun yaralanması nedeni ile yapmış oldukları hastane masrafları, ilaç ücretleri ve yüzde sabit iz kalması nedeni ile doğabilecek tedavi masrafları olarak açıklamışlardır.

Davacılar küçüğün yüzündeki yaralanma nedeniyle ileride doğabilecek tedavi (estetik ameliyat) giderlerinin davalıdan tahsilini talep etmişlerdir. İleride yapılması zorunlu olan estetik giderlerinin önceden istenmesi mümkündür.”

Köpek Saldırısı Durumlarında Hayvan Sahibinin Kusurlu Olması Gerekli Mi?

Türk Borçlar Kanunu madde 67’de düzenlenen hayvan bulunduranın sorumluluğu, kusursuz sorumluluk türünün bir halidir. Bu nedenle köpek ısırması veya köpek saldırması halinde hayvan sahibinin kusurlu olması gerekmez. Hayvan sahibi, kusursuz dahi olsa zarar gören kişiye tazminat ödemek zorundadır.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, köpek ısırmasından kaynaklanan tazminatın kusursuz sorumluluk haline dayandığına hükmetmiştir.

3. HD., E. 2017/13265 K. 2019/4609 T. 16.5.2019

“Somut olayda, davalının evinin bahçesinde bulunan köpek ile yine bakım ve gözetimini yaptığı komşusunun köpeğinin saldırması sonucu, davacının kaçarken düşüp yaralandığı sabittir.

Davalı yukarıda açıklanan yasal düzenleme gereğince kusursuz sorumlu olup, davacının davalının bahçesinde bulunması, davalının sorumluluğunun niteliği itibariyle başlı başına illiyet bağını kesecek boyutta-nitelikte bir hareket olarak kabul edilemez.”

Köpek Saldırısına Uğrayan Kişinin Köpeği Kışkırtması 

Zarar görenin köpeğin saldırmasından önce köpeği kışkırtması, tazminat sorumluluğunu azaltan sebeplerden biridir. Köpek saldırmadan önce zarar gören köpeğe şiddet uygulamışsa, köpeği sinirlendirecek veya köpeği tahrik edecek davranışlarda bulunmuşsa tazminat hakları son bulabilir.

3. HD., E. 2019/4263 K. 2019/9309 T. 26.11.2019

“Somut olayda; taraflara ait köpeklerin, serbest alan içerisine bırakıldığı sırada davalı tarafa ait… isimli köpeğin, davacıya ait köpeğe cinsel dürtülerle saldırması veya onunla oynaması sebebiyle, davacının müdahalesi sonrası davalının köpeği tarafından ısırılmak suretiyle yaralandığı sabittir.

Yine dosyada mevcut davacı tanığı veteriner hekimin, davalıya ait… isimli köpeği bebekliğinden beri tanıdığını, bebekliğinde uysal bir köpek olmasına rağmen son zamanlarda sertleştiği yönünde davalıya uyarılarının olduğuna dair beyanı mevcuttur.

Bu durumda, her ne kadar davalıya ait köpek, davacının müdahalesi nedeniyle korkuya bağlı tepkisel olarak sinirlenip davacıyı ısırmış ise de, davalının da köpeğine, iyi eğitim vererek, kilosunu, saldırganlık durumunu, mevsimsel etkileri göz önünde bulundurarak, yeterli güce sahip (gerektiğinde müdahalede bulunabilecek güce ve yaşa) bir vekil-yardımcı marifetiyle sitenin ortak kullanım alanına tahsis edilmiş yere göndermesi gerekir iken, bu durumlara dikkat etmeden hareket eden davalının da bu bağlamda munzam kusurlu olduğu anlaşılmaktadır.”

Köpek saldırısına uğrayanın tazminat haklarıyla ilgili daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

üst araması alfa avukatlık

Alışveriş Merkezine (AVM) Girerken Üst Araması Yapılabilir mi?

Alışveriş Merkezlerine Girerken Üst Araması Yapılabilir Mi?

Günlük yaşantımızda alışveriş merkezleri, birçok farklı mağazanın ve işletmenin buluşma noktasıdır. Türkiyede’de ortak buluşma noktası olarak sıkça tercih edilen AVM’ler zaman zaman hukuki sorunların ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Günümüzde sıkça sorulan bir soru olan “Alışveriş merkezlerine girerken üst araması yapılabilir mi?” sorusunun hukuki durumunu ve sınırlamalarını açıklayacağız.

Alışveriş Merkezleri ve Güvenlik

Alışveriş merkezleri, birçok müşterinin giriş-çıkış yaptığı ve kalabalık mekanlardır. Bu nedenle, güvenlik önlemleri alışveriş merkezlerinde büyük önem taşır. Alışveriş merkezlerinin güvenliğini sağlamak ve hırsızlık gibi olayları önlemek adına, bazı işletmeler ve güvenlik görevlileri, müşterilerin ve ziyaretçilerin üstünü arama uygulamalarına başvurabilir. Ancak, bu tür uygulamalar, kişisel haklar ve mahremiyet konularında bazı soru işaretleri doğurabilir. Bu sebeple, çoğu AVM’de üst arama uygulaması yerine X-Ray cihazı kullanımı tercih edilmektedir.

Üst Arama Uygulamalarının Amacı

Alışveriş merkezine girerken yapılan üst arama uygulamalarının temel amacı, hırsızlık, terör saldırıları veya alışveriş merkezlerine getirilmesi yasak olan tehlikeli maddelerin engellenmesi gibi güvenlik konularında önlem almaktır. Bu tür uygulamalar, alışveriş merkezi işletmelerinin güvenlik politikalarının bir parçası olabilir. Bu sayede, alışveriş merkezi içerisinde güvenli bir ortam sağlanması ve müşterilerin güvenli bir şekilde alışveriş yapması ve vakit geçirmesi hedeflenir.

Üst Arama ve Kişisel Haklar

Üst araması, kolluk tarafından önleme araması veya adli arama olarak iki farklı şekilde icra edilebilir. Kamu görevlisi olan kolluk personelleri haricinde özel güvenlik görevlilerinin üst araması yapma hakkı bulunmamaktadır. Ancak özel güvenlik görevlileri duyarlı kapıdan ve X-ray cihazından geçirme, dedektörle arama gibi önleyici aramanın yanı sıra mevzuatla verilmiş diğer görevleri yapabilir.

Üst Arama Yöntemleri ve Sınırlamalar

Üst araması konusu kişisel haklar ve mahremiyet konularında bazı hassasiyetleri de beraberinde getirir. Kişisel haklar, anayasa ve diğer kanunlar tarafından koruma altına alınmıştır ve her bireyin bu haklara sahip olduğu kabul edilir. Üst arama uygulamalarının bu hakları ihlal edebilecek bir durum olarak algılanmaması önemlidir.

5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un “Özel güvenlik görevlilerinin yetkileri” başlıklı 7. maddesi ile Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin “Özel güvenlik görevlilerinin kontrol yetkileri” başlıklı 21. maddesinde, özel güvenlik görevlilerinin yetkileri tanımlanmıştır.

Özel güvenlik görevlilerinin; koruma ve güvenliğini sağladıkları alanlara girmek isteyenleri duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle arama, eşyalarını X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme ve görev alanında haklarında yakalama emri veya mahkûmiyet kararı bulunan kişileri yakalama ve mevzuatla tanımlanmış diğer yetki ve sorumlulukları bulunmaktadır.

Özel güvenlik görevlilerinin genel kolluk görevlileri gibi üst arama yetkisi bulunmamaktadır. Ancak genel kolluğun olmadığı yerlerde görev yaparken güvenlik sistem ve cihazları ile önleyici amaçlı kontroller yapabilmektedirler.

Alışveriş merkezlerinde yapılan üst arama uygulamaları da yukarıda belirtildiği gibi gerçekleştirilmeli, güvenlik görevlileri tarafından üst arama işlemi kolluk görevlilerin gerçekleştirdiği gibi değil, teknik cihazlarla gerçekleştirilmelidir. Güvenlik görevlilerinin elle kaba üst araması yapma yetkisi bulunmamaktadır.

Ancak, kişisel hakların sınırları ve istisnaları da vardır. Kamu düzeni ve güvenliği, başkalarının haklarını koruma, suç önleme ve soruşturma gibi nedenlerle bazı durumlarda kişisel haklar kısmen veya geçici olarak sınırlandırılabilir. Bu nedenle, alışveriş merkezlerinde üst araması gibi uygulamalar, meşru amaçlarla sınırlı, kanun ve yönetmelikle uygun ve orantılı şekilde gerçekleştirilmelidir.

Ayrıca, üst araması yapacak kişilerin cinsiyet, yaş, etnik köken veya fiziksel özelliklere göre ayrımcılık yapmaması ve tüm müşterilere eşit şekilde davranması önemlidir. Özellikle belirtilmesi gereken husus ise, erkek müşterilere erkek güvenlik görevlileri, kadın müşterilere ise kadın güvenlik görevlileri tarafından arama yapılmalıdır. Üst araması, müşterilerin onurunu incitecek veya aşağılayacak şekilde yapılmamalıdır.

Hukuki Sorumluluklar ve Sınırlamalar

Üst araması sırasında, işletme ve güvenlik görevlileri, müşterilerin mal ve eşyalarına zarar vermemek ve müşteri güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Eğer üst araması sırasında müşterinin kişisel eşyalarına zarar verilirse veya müşteriye zarar gelirse, işletme ve güvenlik görevlileri verdikleri zararlardan sorumludurlar. Burada güvenlik görevlisi ile işletmenin müteselsil sorumluluğundan söz edilebilir.

Bu nedenle, alışveriş merkezlerinde üst araması uygulamaları gerçekleştirilecekse, işletmelerin ve güvenlik görevlilerinin uygun eğitimler almış olması ve hukuki sorumlulukları hakkında bilgi sahibi olması önemlidir. Ayrıca, işletmelerin müşteri bilgilerini gizli tutma ve kişisel verilerin korunması konusunda yasal yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak özel kanunlarda üst araması yapılamayacak kişiler ve yerler hakkındaki düzenlemeler haricinde, AVM ve benzeri toplu yaşam ve organizasyon alanlarına girerken güvenlik görevlileri tarafından teknik aletler kullanılarak (duyarlı kapıdan ve X-ray cihazından geçirme, dedektörle arama gibi) arama yapılabilmektedir. Ancak güvenlik görevlilerinin elle kaba üst arama yetkisi bulunmamaktadır. Bu yetki kanunla yalnızca kolluk birimlerine tanımlanmıştır.

Yukarıdaki açıklamalarımızla son zamanlarda sıkça sorulan Alışveriş merkezlerine girerken üst araması yapılabilir mi? sorusunu cevaplandırmaya çalıştık. Alışveriş merkezine girerken üst araması, güvenlik önlemi olarak uygulanabilen bir işlemdir. Ancak, üst arama uygulamalarının kişisel haklar ve mahremiyet konularında hassasiyet gerektiren bir uygulama olduğu unutulmamalıdır. Üst araması uygulamalarının, hukuki çerçevede ve meşru amaçlarla sınırlı ve orantılı şekilde gerçekleştirilmesi önemlidir. Müşterilerin güvenliği ve kişisel haklarının korunması, alışveriş merkezlerinin öncelikleri arasında yer almalıdır.

“Alışveriş merkezlerine girerken üst araması yapılabilir mi?” hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Yine “Üst Araması” hakkında Mevzuat sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Ancak alanında uzman bir ceza avukatından destek almanız tavsiye edilir.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu

Eve Haciz Gelir Mi? Evde Haciz Yapılabilir mi?

Eve Haciz Gelir Mi? Evde Haciz Yapılabilir mi?

Günümüzde birçok kişi artık “eve haciz gelir mi?” ve “evde haciz yapılabilir mi?” sorusu ile karşılaşmaktadır. Borçlar, hayatın bir parçasıdır ve bazen ödenmeyen borçlar nedeniyle alacaklılar hukuki yollara başvurmak zorunda kalabilir. Borçlunun evine haciz işlemi, alacaklıların ödenmeyen borçlarını tahsil etmek için düşünebileceği bir seçenektir. Ancak bu işlem, hukuki süreçlerin titizlikle uygulanması ve belirli sınırlamalara tabi olması gereken hassas bir konudur. Bu makalede, borçlunun evine hacze gidilebilir mi, hukuki süreç ve sınırlamaları ele alacağız.

Taşınır haczi, alacaklının alacağını tahsil etmek için etkili bir yöntem olsa da, borçlunun yaşam standardını olumsuz etkileyebileceği için son çare olarak düşünülmelidir. Bu süreçte borçlunun ve ailesinin temel ihtiyaçları gözetilmeli ve hukuki olarak korunmalıdır. Taşınır haczi işlemi, borçlar ve alacaklar arasında denge sağlayan önemli bir hukuki mekanizmadır.

Kanun Değişikliği

Bir icra dosyasında bir kişiye ya da kuruma borçlu olan kişilerin çoğu evine haciz gelme endişesi yaşamaktadır. Kesinleşmiş bir icra takibinde borçlu borcunu ödemezse alacaklının talebiyle birlikte borçlunun evine hacze gidilebilmekteydi.

Ancak 05.04.2023 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren İcra ve İflas Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile İcra ve İflas Kanunu’na “Konutta Haciz” başlıklı madde eklenerek hakim kararı olmaksızın konutlarda haciz işleminin yapılamayacağı düzenlenmiştir.

Özetle eve haciz yapabilmek için öncelikle icra mahkemesinden karar alınması gerekmektedir.

Evde Haczedilebilen Mallar Nelerdir?

Haczedilmesi mümkün olmayan mallar ve haklar 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m.82’de sayılmıştır.  82. maddede sayılmayan mallar; evde bulunan beyaz eşyalardan, bilgisayar, laptop ve televizyonlardan ihtiyaç dışında olan ikinci bir eşya, para, çek, senet, kıymetli evrak, altın, gümüş, pırlanta, antika veya süs eşyası gibi kıymetli şeyler haczedilebilen mallar arasındadır. Ancak evde bulunan ve hayatın devam etmesi için zorunlu olan eşyalardan 1 tane varsa, bu eşyalar haczedilemez.

Kiralık Eve Haciz Gelir Mi?

Borçlunun ikamet ettiği evin kendisine ait olması ya da kiralık olması arasında herhangi bir fark yoktur. Evin kiralık olması, evdeki eşyaların haczedilmesine engel değildir. Ancak burada bir istisna durum mevcuttur. Evin eşyalı olarak kiralanması halinde, kiracı borçlu ile kiraya veren mal sahibi arasında hazırlanan ve kira sözleşmesinde evin demirbaşı olarak yazılan malların alacaklılar tarafından borçluya aitmiş gibi haczedilmesi mümkün değildir. Ev sahibine ait olan mallar borçlunun kullanımında da olsa, alacaklılar tarafından haczedilemez.

Eve Haciz Gelirse Ne Yapılmalı?

Eve haciz geldiğinde, icra memurları tarafından haczedilen malların rayiç değerleri (muhammen bedelleri) tespit edilir. Kıymetleri tespit edilen mallar haciz tutanağına tek tek yazılır ve haczedildiği belirtilir. Evdeki eşyaların haczedilmesinden sonra borçlu haczedilen malların haczinin mümkün olmaması halinde bu durumu ya da haczedilen malların bir başkasına ait olduğunu belirterek durumun haciz tutanağına geçirilmesini isteyebilir. Haczedilen mallar alacaklının rızası varsa borçluya yeddiemin olarak bırakılabilir. Ancak alacaklı haczedilen malların borçluda bırakılmasını istemezse, icra müdürlüğü tarafından muhafaza işlemi yapılır. Haczedilen eşyalar bakanlıkça lisanlı yeddiemin depolarına kaldırılır.

Haczedilen Mallar Ne Kadar Süre İçerisinde Satılabilir?

Alacaklı veya alacaklı vekilinin talebi üzerine icra müdürlüğü tarafından haczedilen borçlunun malları için haciz tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde satış talep edilmesi gerekmektedir. Haciz tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde satışın talep edilmemesi halinde haciz düşer. Haczin düşmesi ile birlikte borçlu haczedilen mallarını geri alabilir.

Süresinde satış talep edilmesi halinde, icra müdürlüğü tarafından satış işlemlerine başlanır. Haczedilen mallar ihale yoluyla satışa çıkarılır.

Ev haczi hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Yine kanundaki son değişiklikleri takip etmek için Resmi Gazete sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

uyuşturucu madde kullanma suçu

Koşullu Salıverilme Nedir?

Ceza hukuku, suç işleyen bireylerin adalet sistemi içinde cezalandırılmasını ve topluma kazandırılmasını sağlayan önemli bir alanı kapsar. Koşullu salıverilme, ceza hukukundaki önemli kavramlardan biridir ve suç işlemiş kişilerin cezalarını belirli şartlar altında daha kısa bir sürede tamamlamalarına olanak tanır.

Hapis cezasının infazına başlayan kişi, cezaevinde kaldığı süre zarfında iyi halli olduğu ve topluma uyum sağlayacağına dair cezaevi kurulunda kanaat getirilmişse kişinin kalan cezasını cezaevinin dışında, özgür bir biçimde cezaevi dışında geçirmesine koşullu salıverilme denir. Bu makalede, koşullu salıverilme kavramını, uygulama sürecini ve hukuki anlamını ele alacağız.

Koşullu Salıverilme (Şartlı Tahliye) Nedir?

Koşullu salıverilme, bir başka söylemle şartlı tahliye; hükümlünün, mahkeme tarafından belirlenen şartlar altında cezasını tamamladıktan bir süre sonra tahliye edilmesi anlamına gelir.

Yargılama neticesinde hüküm giyen bir kişi, cezasını çekmeye başladıktan belirli bir süre sonra, kanun tarafından belirlenen koşullara uygun davranışlar sergilediğinde ve topluma yeniden uyum sağlayacağına dair güvence verdiğinde, cezaevinden salıverilir. Bu sayede, hükümlülerin topluma yeniden kazandırılması ve suç tekrarını önlemek hedeflenir.

Koşullu Salıverilme Süreci?

Koşullu salıverilme, hükümlünün cezasını çekmeye başladıktan belirli bir süre sonra gündeme gelir. Her ülkenin ve yargı sisteminin farklı yasaları ve uygulamaları bulunsa da, genel olarak koşullu salıverilme işleyişi şu adımlardan oluşur:

  • Ceza İnfaz Kurumu Değerlendirmesi: Hükümlü, cezasını çekmeye başladıktan belirli bir süre sonra, ceza infaz kurumu tarafından değerlendirmeye alınır. Bu değerlendirme sürecinde, hükümlünün cezaevi içindeki davranışları, eğitim ve rehabilitasyon programlarına katılımı ve toplum uyumuna yönelik çabaları göz önünde bulundurulur.
  • Koşullu Salıverilme Kararı: Ceza infaz kurumu, hükümlünün cezaevindeki performansını ve uyumunu değerlendirdikten sonra, koşullu salıverilme kararı için mahkemeye başvurur. Mahkeme, hükümlüyü serbest bırakma konusunda uygun görürse, belirli koşullar ve denetim mekanizmalarıyla koşullu salıverilme kararı verir.
  • Koşullar ve Denetim: Koşullu salıverilme kararı alınan hükümlü, belirli şartları yerine getirmek zorundadır. Bu şartlar arasında, belirli bir süre boyunca suç işlememek, düzenli olarak belirlenen bir denetim merciine rapor vermek, eğitim ve rehabilitasyon programlarına katılmak gibi koşullar bulunabilir. Hükümlü bu koşullara uymak zorundadır, aksi takdirde koşullu salıverilme iptal edilebilir ve cezaevine geri gönderilebilir.

Koşullu Salıverilmenin Hukuki Anlamı

Koşullu salıverilme, ceza hukukunda suç işlemiş bireylerin cezaevi koşullarında belirli bir süre geçirmelerinin ardından, adaletin bir parçası olarak topluma kazandırılmasını sağlayan bir mekanizmadır. Bu uygulama, hükümlülerin suç tekrarını önlemeyi ve toplumda yeniden saygın bir birey olarak yer almasını hedefler.

Koşullu salıverilmenin amacı, hükümlüyü suça yönelten faktörlerin azaltılması, topluma uyum sağlama becerilerinin geliştirilmesi ve yeniden suça dönüşü önleyecek destek mekanizmalarının oluşturulmasıdır. Ayrıca, cezaevlerinin doluluk oranlarını azaltmak ve toplumun güvenliğini korumak da koşullu salıverilmenin hukuki anlamında önemli faktörlerdir.

Sonuç

Koşullu salıverilme, suç işlemiş bireylerin cezalarını belirli şartlar altında daha kısa bir sürede tamamlamalarını ve topluma kazandırılmalarını sağlayan önemli bir hukuki süreçtir. Ceza hukuku içinde önemli bir yere sahip olan koşullu salıverilme, adalet sistemi içinde suçluların rehabilitasyonunu ve topluma uyumunu amaçlar.

Bu mekanizma, hükümlülerin suça dönüşünü önlemeyi ve toplumda saygın bir yere gelmelerini hedefler. Her ülkenin ve yargı sisteminin farklı uygulamaları olsa da, koşullu salıverilme ceza hukukunda önemli bir rol oynayan etkili bir araçtır.

Koşullu salıverilme hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Yine koşullu salıverilme hakkında Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

araca.yanlis.akaryakit.konulmasi.01

Araca Yanlış Akaryakıt Konulması

1. Araca Yanlış Akaryakıt Konulması

“Aracıma yanlış akaryakıt konuldu, ne yapmalıyım” sorusu sıklıkla sorulmakta, bu durumda tüketicinin haklarının neler olduğu merak edilmektedir.

Benzin istasyonlarında araçlara yakıt istihdam edilen pompacı tarafından doldurulmaktadır. Ancak dalgınlık, ihmal vb. insan faktörü nedeniyle bazen araca yanlış yakıt konulmaktadır. Bu durumda aracın arızalanmasına sebep olmakta hatta araç kullanılamaz hale gelmektedir.

Örneğin benzinli araca dizel yakıt konulması veya dizel araca benzin konulması durumunda araç çalışamaz hale getirmektedir. Çoğu zaman yanlış yakıt konulduğu sonradan fark edilmektedir. Yanlış yakıt nedeniyle araç sahibi tamir masraflarını ödemekte, aracını belli bir süre kullanamamaktadır.

2. Araca Yanlış Yakıt Konulursa Ne Yapmalıyım?

Araca hatalı yakıt konulduğunun aracın hiç çalıştırılmadan fark edilmesi halinde, benzin istasyonundaki görevliler yakıtı temizleyip yenisiyle değiştirmektedir. Fakat kontağın çalıştırılması halinde artık hatalı yakıt tüketilmekte, aracın aksamında ve motorunda arızaya sebep olmaktadır.

Bu tür durumlarda araca hatalı yakıt konulması halinde benzin istasyonundan alınan yakıt fişin saklanması önem arz edecektir. Çünkü yakıt fişinde araca hangi tür yakıtın konulduğu yazmaktadır. Bu nedenle yakıt fişi, hatalı yakıt konulmasından kaynaklanan davalarda önemli bir delildir.

Hatalı akaryakıt konulması halinde, durumun derhal yakıt alınan benzin istasyonuna bildirilmesi gerekir. Araçtaki zararı tespit edebilmek amacıyla sulh hukuk mahkemesinde derhal delil tespiti yoluna başvurmak mevcut delillerin yok olmadan toplanması sağlar. Benzin istasyonu tarafından mağduriyete çözüm bulmuyorsa, delillerin kaybolmaması için derhal avukatınıza danışmak faydalı olacaktır.

3. Araca Hatalı Yakıt Konulması Halinde Hangi Masrafları İsteyebilirim?

Araca hatalı akaryakıt konulması halinde aracın tamir edilmesi ve arızaların giderilmesi gerekmektedir. Bu durumda aracın bütün tamir ve işçilik masrafları, değişen parça masrafları, çekici masrafları benzin istasyonundan tazminat olarak talep edilebilir.

Hatalı akaryakıt nedeniyle aracın tamir edilmesi araçta değer kaybına sebep olabilir. Bu durumda araçta uğranılan değer kaybı da talep edilebilecektir.

Aracın tamir edildiği süreç içerisinde araç sahibi aracından mahrum kalmaktadır. Tamir süreci içerisinde araçtan mahrum kalınması veya bu süreçte kiralık araç kullanılmak zorunda kalınması halinde, araç sahibi kiralık araç bedellerini veya mahrumiyet tazminatını isteyebilir.

19. HD., E. 2013/11880 K. 2013/18447 T. 19.11.2013

Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna göre; davacı şirkete ait dizel yakıtla çalışan otomobile davalı şirket çalışanınca yanlış yakıt konulması sebebiyle aracın bazı parçalarının hasarlandığı ve hasarlanan parçaların değişimi nedeniyle davacının belli bir süre araçtan yararlanamadığı, bilirkişi raporuna göre aracın tamiri için 6.363,62 TL masraf yapıldığı, davacının 630,00 TL tutarında mahrumiyet kaybının bulunduğu, araçta hangi yakıtla çalıştığına dair ibarenin bulunduğu ve davalı işleticinin istihdam ettiği personelini bu konularda eğitmesi gerektiği halde eğitmediği, oluşan zarardan sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabul, kısmen reddiyle toplam 6.993,84 TL maddi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, 19.11.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

4. Yanlış Yakıt Konulması Halinde Sorumluluk Kime Ait?

Aracıma yanlış yakıt konulması halinde zararımı kimden isteyeceğim sorusu oldukça sık sorulmaktadır. Bu tür durumlarda yanlış akaryakıt koyan benzin istasyonu araç sahibinin zararını karşılamak zorundadır. Benzin istasyonu dışında buna akaryakıt sağlayan marka da (örneğin Shell, Opet, Petrol Ofisi, BP gibi) araç sahibinin zararını karşılamakla yükümlüdür.

Dolayısıyla yanlış yakıt konulması halinde araç sahibi dilerse benzin istasyonuna dilerse akaryakıt sağlayan markaya veya her ikisine birlikte başvurarak tazminat davası açabilir.

Yargıtay, hatalı yakıt konulması halinde benzin istasyonu ile birlikte akaryakıt temin eden markanın birlikte (müteselsil) sorumlu olduğunda hükmetmiştir.

3. HD., E. 2020/3188 K. 2020/4776 T. 24.9.2020

Davacı, davalı … Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ne ait akaryakıt istasyonu çalışanları tarafından aracına yanlış yakıt konulması suretiyle uğradığı zararların tazminini istemiştir. Mahkemece, asıl dava da, davalı … Sanayi ve Ticaret A.Ş. yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, diğer davalı …Ofisi A.Ş. yönünden, zararın meydana gelmesinde herhangi bir kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine, karar verilmiştir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, somut olayda, davalılardan … Petrol Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nin işlettiği akaryakıt istasyonunun diğer davalı … Ofisi A.Ş.’nin bayisi olduğu (Petrol Ofisi), bayinin çalışanı tarafından davacıya ait araca yanlış yakıt konulması suretiyle aracın arızalandığı hususlarında taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, bayi tarafından verilen hizmet nedeniyle sağlayıcının müteselsil sorumluluğu bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Sağlayıcı ve bayi 4/A maddesinin üçüncü fıkrası gereğince, ayıplı hizmetten ve ayıplı hizmetin neden olduğu her türlü zarardan ve tüketicinin bu maddede yer alan seçimlik haklarından dolayı müteselsilen sorumludur. Kaldı ki, sunulan hizmetin ayıplı olduğunun bilinmemesi bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz (H.G.K.’nun 19.09.2012 tarih 2012/13-153 E., 2012/598 K. sayılı ilamı). Mahkemece açıklanan bu husus gözardı edilerek, davalı … Ofisi’nin, zararın meydana gelmesinde herhangi bir kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

5. Hatalı Akaryakıt Nedeniyle Açılacak Davalar Hangi Mahkemede Açılır?

Araca yakıt konulması halinde, araç sahibi tüketici konumundadır. Akaryakıt bayisi tarafından verilen hizmet tüketici sözleşmesi niteliğindedir. Bu nedenle hatalı akaryakıt konulması halinde açılacak tazminat davalarında görevli mahkeme tüketici mahkemesidir.

Uyuşmazlık tutarının tüketici hakem heyetlerinin sınırı içerisinde kalması halinde, tüketici mahkemesi yerine tüketici hakem heyetine başvurmak gerekir.

Genel yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihte davalının yerleşim yeri mahkemesidir (HMK m. 6). Ancak araç sahibi tüketici sıfatına sahip olduğundan, tüketici davaları, tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki tüketici mahkemesinde de açılabilir (TKHK m. 73/5).

6. Hatalı Akaryakıt Konulması Yüzünden Açılacak Tazminat Davalarında Arabulucuya Başvurmak Zorunlu Mudur?

Yanlış yakıt konulması halinde görevli mahkeme tüketici mahkemesidir. Tüketici mahkemelerinde dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır (TKHK m. 73/A). Aksi halde dava usulden reddedilir.

Uyuşmazlık konusu tazminat tutarının tüketici hakem heyeti sınırında kalması halinde arabuluculuğa başvurulması zorunlu değildir (TKHK m. 73/A)

7. Yanlış Yakıt Nedeniyle Uğradığım Zararı Sigortadan (Kaskodan) İsteyebilir Miyim?

Hatalı yakıttan kaynaklı uğranılan zararların tamamı, dolum yapan benzin istasyonundan veya akaryakıt sağlayıcısından istenebilir. Ancak uğranan zararların karşılanması her zaman kısa sürmeyebilir.

Bu tür durumlarda sigorta poliçesi kapsamında zararların karşılanması mümkün olabilmektedir. Eğer ki dolum yapılan aracın kasko sigortası bulunuyorsa, poliçenin hatalı akaryakıt dolumunu da kapsaması gerekir. Kasko poliçesinde yanlış akaryakıt dolumu yer alıyorsa uğranan zararların sigorta şirketinden de talep edilebilmesi mümkündür. Öte yandan araçta kasko sigortası bulunması, benzin istasyonunun sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.

Hatalı akaryakıt zorunlu mali mesuliyet sigortası, yani trafik sigortası tarafından ise karşılanmamaktadır.

Hatalı akaryakıt konulması hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

israrla.takip.sucu.01

Israrlı Takip Suçu Nedir?

Israrlı takip suçu, bir kişinin başka bir kişiye ısrarla fiziken takip etme veya iletişim araçları ile temas kurmaya çalışması olarak Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmıştır. Bu suç, kadına yönelik şiddeti engellemek amacıyla ortaya çıkmış olup, hukuki yaptırımları ve cezai sonuçları vardır. Bu metinde, israrlı takip suçu hakkında detaylı bilgiler, suçun unsurları ve koşulları bulunmaktadır.

1. Israrlı Takip Suçu Nedir?

Türk Ceza Kanunu’nun 123/A maddesinde düzenlenen ısrarlı takip suçunun amacı, özellikle kadına yönelik şiddet içeren fiiller henüz işlenmeden failin cezalandırılarak mağdurun korunmasıdır. Her ne kadar ısrarlı takip suçunun ortaya çıkışı kadına yönelik şiddetin engellenmesi olsa da suçun mağduru herhangi bir kimse olabilir.

TCK m.123/A

“(1) Israrlı bir şekilde; fıziken takip etmek ya da haberleşme ve iletişim araçlarını, bilişim sistemlerini veya üçüncü kişileri kullanarak temas kurmaya çalışmak suretiyle bir kimse üzerinde ciddi bir huzursuzluk oluşmasına ya da kendisinin veya yakınlarından birinin güvenliğinden endişe duymasına neden olan faile altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Suçun;

  1. a) Çocuğa ya da ayrılık kararı verilen veya boşandığı eşe karşı işlenmesi,
  2. b) Mağdurun okulunu, iş yerini, konutunu değiştirmesine ya da okulunu veya işini bırakmasına neden olması,
  3. c) Hakkında uzaklaştırma ya da konuta, okula veya iş yerine yaklaşmama tedbirine karar verilen fail tarafından işlenmesi, hâlinde faile bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Bu maddede düzenlenen suçun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.”

2. Israrlı Takip Ne Demektir?

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin (İstanbul Sözleşmesi) 34. maddesinde ısrarlı takip, “başka bir şahsa yönelik olarak gerçekleştirilen ve bu şahsı, şahsın kendisini güvende hissetmesini önleyecek şekilde korkutacak, kasıtlı bir biçimde tekrarlanan tehditkâr davranışlar” şeklinde tanımlamıştır.

3. Israrlı Takip Suçunun Unsurları

3.1. Israrlı Takip Suçunun Koşulları Nelerdir?

Israrlı takip suçunun fiili, TCK m. 123/A’da, “Israrlı bir şekilde; fiziken takip etmek ya da haberleşme ve iletişim araçlarını, bilişim sistemlerini veya üçüncü kişileri kullanarak temas kurmaya çalışmak” olarak belirtilmiştir. O halde ısrarlı takip suçu iki halde oluşabilir. Bunlardan birincisi; ısrarlı bir şekilde fiziken takip etmek, ikincisi ise ısrarlı bir şekilde temas kurmaya çalışmaktır.

Israrlı şekilde fiziksel takip seçimlik hareketine örnek olarak mağdurun peşinden gitmek, yakınlarında dolaşmak, notlar yazıp bırakmak, mağdurun konutunun önünde beklemek, varlığını bir şekilde hissettirmek gösterilebilir.

Mağdurla ısrarlı bir şekilde temas kurmaya çalışmak seçimlik hareketinde ise, failin temas kurmaya çalışma ısrarı yeterlidir. Örneğin mağduru defalarca kez arama, sosyal medyadan defalarca kez mesaj gönderme eylemleri mağdur tarafından okunmasa bile bu suçun oluşmasına sebebiyet verecektir. Temas kurmaya çalışmak suretiyle ısrarlı takip suçu üç şekilde gerçekleşebilir. Bunlar:

  1. Haberleşme ve İletişim Araçlarını Kullanma: Israrlı bir biçimde mesaj göndermek, e-posta göndermek, mektup göndermek, telefon etmek gibi hareketler ısrarlı takip suçunu oluşturacaktır.
  2. Bilişim Sistemlerini Kullanma: Whatsapp, Instagram, Facebook, Twitter, YouTube ve bunun gibi sosyal medya uygulamalarını kullanmak suretiyle de bu suç gerçekleşebilecektir.
  3. Üçüncü Kişileri Kullanma: Failin üçüncü bir kişiyi mağdurla görüşmesi için göndermesi veya failin üçüncü bir kişiye mağduru defalarca kez aratması, mesaj attırması şeklinde olabilir.

3.2. Israrlı Takip Suçunun Oluşması İçin Eylemin Ne Kadar Tekrar Etmesi Gerekir?

Israr, ısrarlı bir şekilde fiziken takip etmek ve ısrarlı bir şekilde temas kurmaya çalışmak şeklindeki her iki seçimlik hareketin de kurucu unsurudur. Suçun oluşması için eylemlerin kaç defa tekrarlanması gerektiğine dair bir düzenleme yoktur. Ancak her halde en az iki kere gerçekleşmesi zorunludur. Bu olgu her somut olayın kendine özgü koşullarına göre belirlenecektir.

3.3. Israrlı Takip Suçunun Nitelikli Halleri Nelerdir?

Israrlı takip suçuna ilişkin madde hükmüne göre, suçun;

  1. Çocuğa ya da ayrılık kararı verilen veya boşandığı eşe karşı işlenmesi,
  2. Mağdurun okulunu, iş yerini, konutunu değiştirmesine ya da okulunu veya işini bırakmasına neden olması,
  3. Hakkında uzaklaştırma ya da konuta, okula veya iş yerine yaklaşmama tedbirine karar verilen fail tarafından işlenmesi hallerinde ısrarlı takip suçunun nitelikli hali oluşacaktır.

Kanun “boşandığı eşe karşı işlenmesi” demek suretiyle, suçun eski sevgiliye veya nişanlıya karşı işlenmesi halinde suçun nitelikli halinin oluşmayacağını göstermektedir.

4. Israrlı Takip Suçunun Cezası Nedir?

Israrlı takip suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Şikâyetin failin eylemleri nedeniyle mağdur olan kişi tarafından, mağdurun fiil ve faili öğrendiği tarihten itibaren 6 ay içinde ve suçun TCK m. 66 uyarınca 8 yıllık zamanaşımına tabi olması sebebiyle her halükârda 8 yıl içerisinde yapılması gerekir.

Israrlı takip suçunun temel hali altı aydan iki yıla kadar, nitelikli hali ise bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

5. Israrlı Takip Suçu Nedeniyle Tutuklama Mümkün Müdür?

CMK m. 100/4 gereğince, hapis cezasının alt sınırı 2 yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez. Israrlı takip suçunun temel hali iki yıla kadar hapis cezasını öngördüğünden, suçun temel şekli bakımından tutuklama tedbirine başvurulamaz. Ancak nitelikli hal kapsamında 3 yıllık bir üst sınır belirlendiğinden, ilgili kişi hakkında tutuklama kararı verilebilecektir.

6. Israrlı Takip Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu düzenlenmiştir. Madde metni uyarınca daha önce kasıtlı bir suç işlememiş olan sanık hakkında, hükmedilen cezanın 2 yıl veya daha kısa süreli olması ve sanığın da talebinin bulunması halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir.

Öyleyse ısrarlı takip suçunun temel hali bakımından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilecektir. Ancak ısrarlı takip suçunun yeniden işlenmesi halinde sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması mümkün değildir.

7. Israrlı Takip Suçu Uzlaştırmaya Tabi Mi?

Ceza Muhakemesi Kanunu m. 253 kapsamında düzenlenen uzlaştırma, ceza soruşturması ve davasında tarafsız bir kimsenin arabuluculuğuyla uyuşmazlığın çözülmesi için suçun mağduru ve failinin iletişim kurduğu süreçtir.

CMK m. 253/3’te ısrarlı takip suçunda uzlaştırma bakımından, “Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda ve ısrarlı takip suçunda (madde 123/A), uzlaştırma yoluna gidilemez” denilmiştir. Kanun koyucu ısrarlı takip suçu şikâyete tabi bir suç olmasına rağmen özel olarak uzlaştırma kapsamı dışında tutulmuştur.

8. Israrlı Takip Suçu Hakkındaki Emsal Kararlar

Israrlı takip suçu 12 Mayıs 2022 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yeni bir düzenleme olduğundan ve suçun cezası temyiz yoluna açık olmadığından Yargıtay’ın bu konudaki emsal kararları oldukça azdır. Israrlı takip suçu bakımından Yargıtay’ın emsal olabilecek bazı kararları vardır.

Yargıtay 4. CD, E: 2020/22848, K: 2022/6156, 01.03.2022:

‘‘Sanığın, müştekiye yönelik farklı zamanlarda gerçekleştirdiği, telefona mesaj gönderme şeklindeki suça konu eylemlerinin, TCK’nın 123. maddesinde düzenlenen kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçunun “ısrar” öğesini oluşturması karşısında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanma koşullarının bulunmadığı gözetilmeden, aynı Kanun’un 43/1. maddesinin uygulanması…’’

Yargıtay 4. CD. E:2019/2009 K: 2021/25261, 25.10.2021:

“Sanığın, gece vakti katılanlar ve şikayetçinin birlikte yaşadıkları eve giderek onları rahatsız ettiğinin ve katılan Hale Yıldız’ı tehdit ettiğinin kabul edilmesi, yine katılan Hale Yıldız ile şikayetçi Azime Yıldız’a farklı günlerde birden fazla tehdit içeren mesaj gönderdiğinin tespit edilmesi karşısında, sanık hakkında hükmedilen cezalarda, kişilerin huzur ve sükununu bozma suçu açısından TCK’nın 43/2. Maddesi delaletiyle aynı Kanun maddesinin 1. fıkrası, tehdit suçu açısından ise anılan Kanun’un 43/1. maddesine göre artırım yapılması gerektiğinin gözetilmemesi…”

Israrlı Takip Suçu Örnek Şikâyet Dilekçesi

İZMİR CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA

MÜŞTEKİ                    : Ad SOYAD (T.C. No: ….)

VEKİLİ                        : Av. Emre ŞENTÜRK – Av. Berk KABAAĞAÇLI

                                     Mansuroğlu Mah. 1593/1 Sk. No:10 D:64 İnce Plaza Bayraklı/İZMİR

ŞÜPHELİ                     : Ad SOYAD (T.C. No: ….)

SUÇ                              : Israrlı Takip Suçu

SUÇ TARİHİ                : …/…/…

AÇIKLAMALAR          :

Müvekkilimiz, 2023 yılının Nisan ayında eşinden anlaşmalı olarak boşanmıştır. Boşanma kararından haberdar olan ve müvekkilimiz ile aynı işyerinde işçi olarak çalışan şüpheli müvekkile her hafta çiçek almaya, defalarca kez sosyal medya üzerinden mesajlar göndermeye başlamıştır.

Müvekkil, şüphelinin hiçbir mesajına dönüş yapmayıp kendisini engellemiş, bunun üzerine şüpheli başka sosyal medya hesapları açarak müvekkile mesaj göndermeye devam etmiştir. Şüphelinin gönderdiği tüm mesajların görüntüsü ektedir.

Şüpheli davranışlarında ısrarcı olmaya devam etmiş, müvekkilin evinin kapısına hediyeler bırakmış, müvekkilimizi evinde dahi defalarca rahatsız etmiştir. Buna dair apartman güvenlik kamera kayıtları ektedir.

Yukarıda açıklandığı üzere şüpheli müvekkile karşı TCK m.123/A’da belirtilen ısrarla takip suçunu işlemiştir. Şüphelinin işlediği suçtan cezalandırılması için soruşturma başlatılmasını talep ederiz.

DELİLLER                    :

  1. Mesajların bulunduğu ekran görüntüleri,
  2. Güvenlik kamera kayıtları,
  3. Tanık beyanları.

SONUÇ VE İSTEM :

Yukarıda arz edilen nedenlerle şüpheli hakkında gerekli soruşturmanın yapılarak cezalandırılması için kamu davası açılmasına karar verilmesini talep ederiz. …/…/…

                                                                                                                 Müşteki Vekili

                                                                                                                Av. Emre ŞENTÜRK

Israrlı takip suçu hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

terk.nedeniyle.boşanma.davası.03

Terk Sebebiyle Boşanma Davası

1. Türk Medeni Kanunu’na Göre Terk Nedeniyle Boşanma Davası

Terk sebebiyle boşanma davası, boşanma davaları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Terk, evlilik birliği sürerken eşlerden birisinin ortak konuttan haklı bir sebep olmadan sürekli olarak ayrılmasıdır. Eşlerden birinin evi terk etmesi boşanma sebepleri arasında sayılmaktadır. Bu durumda evi terk eden eşe karşı TMK m. 164’e göre terk sebebiyle boşanma davası açılabilir.

IV. Terk

MADDE 164

Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim veya noter tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.

Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim veya noter, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

Belirtmek gerekir ki, terk nedeniyle boşanma davası teknik ve hukuki bilgi gerektiren bir dava olup, mutlaka alanında uzman bir avukattan hukuki danışmanlık almanız tavsiye edilmektedir. Bu hususta detaylı bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

2. Terk Nedeniyle Boşanma Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme

Terk nedeniyle boşanma davasının hangi mahkemede açılacağı sıklıkla sorulmaktadır. Boşanma davalarında yetkili mahkeme, TMK’nın 168. maddesinde düzenlenmiştir. Terk nedeniyle boşanma davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.

II. Yetki

MADDE 168

Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.

Terk nedeniyle boşanma davalarında görevli mahkeme aile mahkemesidir. Aile mahkemesinin bulunmadığı yargı çevrelerinde ise asliye hukuk mahkemesi aile mahkemesi sıfatıyla boşanma davasını görecektir.

3. Terk Sebebiyle Boşanma Davasının Koşulları

 3.1. Ortak Konutun Terk Edilmesi

Terk sebebiyle boşanmanın koşullarından ilki ortak konutun terk edilmesidir. Aşağıdaki hallerde terk fiilinin varlığından bahsedilir:

  • Eşin evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek amacıyla ortak konutu terk etmesi,
  • Eşin, haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmemesi,
  • Eşin, evi terk etmemiş olsa dahi, diğer eşi konutu terk etmeye zorlaması,
  • Diğer eşin haklı sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engellenmesi.

3.2. Terk Eden Eşin Kusurlu Olması

Terke dayalı boşanma sebebi sayılması için aranan koşullardan birisi de terk eden eşin kusurlu olmasıdır. Sınırlı durumlar dışında ortak konuttan bir süreliğine ya da devamlı uzak kalan eş, bu davranışı dolayısıyla kusurlu sayılır ve ortak konutu terk olgusu gerçekleşmiş olur.

Eşlerden birinin zorunlu iş seyahati, askerlik görevinin yerine getirilmesi, ameliyat vb. sağlık sebepleri gibi sebepleriyle ortak konuttan ayrılması, eşin evi terk ettiği sonucunu doğurmaz.

3.3. Terk Durumunun En Az 6 Ay Devam Etmesi

Terk sebebiyle boşanma davası açabilmek için, terk olayının belirli bir süre devam etmesi şartı aranır. Terk nedenine açılacak davada terk olgusunun davanın açıldığı tarihten geriye doğru en az 6 ay devam etmesi gerekir.

Kanun’da düzenlenen 6 aylık terk süresinin kesintisiz olarak devam etmesi gerekir. Ancak içten olmadığı bariz olan kısa süreli geri dönüşler, hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilir. Bu durumda terk süresi kesintiye uğramaz.

3.4. Ortak Konutu Terk Eden Eşe İhtarname Gönderilmesi

Terk sebebiyle boşanma davası açılabilmesinin en önemli şartı, terk edilen eş tarafından haklı bir sebep olmaksızın evi terk eden eşe karşı ihtar gönderilerek eve dönüş çağrısı yapılmasıdır. Terk eden eşe karşı gönderilecek ihtarname, aile mahkemesi hakimliği veya noter aracılığıyla yapılır.

İhtar yoluyla eve dön çağrısı yapılan evin kullanıma elverişli olması gerekir. Eşin dönmesini istediği evin bağımsız bir aile konutu olması aranır. Örneğin terk eden eşi anne baba evine çağırmak veya yaşanamayacak bir eve çağırmak geçerli değildir.

Terk eden eşe gönderilecek ihtarın birtakım şekli ve hukuki unsurları taşıması gerekir. Aynı zamanda bu ihtar eşler arasındaki evlilik düzenine uygun olmalıdır. Aksi halde terk nedeniyle açılan boşanma davası, ihtarın geçerlilik şartlarını taşımaması nedeniyle reddedilebilir.

Eşlerin kendi başına hazırladıkları ihtarnameler çoğu zaman geçersiz olmakta, bu nedenle açılan boşanma davalarının çoğu ihtarnamedeki geçersizlik yüzünden reddedilmektedir. ALFA Avukatlık, terk nedeniyle açılacak boşanma davalarında, eşler arasındaki evlilik birliğine uygun, hukuki ve şekli şartları taşıyan ihtarname hazırlayarak hukuki hizmet vermektedir.

2. HD., E. 2016/1616 K. 2017/7101 T. 8.6.2017

“Terk sebebiyle boşanma davası açılabilmesi için, ayrılık en az dört ay sürmüş ve bu durumun devam ediyor olması gerekir. Bu sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz (TMK m.164). Toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kadının 20.06.2014 tarihinde müşterek haneden ayrıldığı, ihtarın ise 13.08.2014 tarihinde, kanunda öngörülen (TMK m.164/1) dört aylık süre dolmadan istenildiği anlaşılmaktadır. Oysa ihtarın geçerli olması için en az dört aylık sürenin geçmesi zorunludur. Olayda bu şarta uyulmadan ihtar talebinde bulunulduğu gibi terk ihtarı davacı-karşı davalı kadına 04.12.2014 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen kanunda öngörülen 2 aylık süre dolmadan karşı davanın 19.01.2015 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan davalı-karşı davacı erkeğin terke dayalı boşanma davasının reddi gerekirken kabulü doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.”

2. HD., E. 2014/13339 K. 2015/5431 T. 24.3.2015

“Terk edilen eş (TMK.md.164) diğerini yukarıda açıklanan kurallara uygun olarak ortak konuta çağırmakla yükümlüdür. Çünkü ortak hayat bunu zorunlu kılar (TMK.md.185/3). Bu itibarla kanunda gösterilen (TMK.md.164) sürelerin başında tarafların kanuni koşullara uygun ortak konutunun olmadığı anlaşıldığından ihtar geçersiz olmakla, davanın reddi gerektiğinin düşünülmemesi doğru bulunmamıştır.”

4. Terk Sebebiyle Boşanma Davasının Açılamayacağı Haller

Hangi hallerde terk nedeniyle boşanma davası açılamayacağı sıklıkla sorulmaktadır. Yargıtay, bazı hallerde terk sebebiyle boşanma davası açılmasının mümkün olmadığını belirtmektedir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce avukata danışmak faydalı olacaktır.

Yargıtay’a göre terke dayalı boşanma davasının açılamayacağı bazı emsal haller şunlardır:

2. HD., E. 2012/21546 K. 2013/7826 T. 21.3.2013

“Mahkemece; davacının anne babasının davacının yanında yerleşmek niyetiyle kalmadıklarını kabul edilerek, terk nedenine dayalı davanın kabulüne karar verilmiştir. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davacı kocanın ailesinin kadının evden ayrılmasından itibaren oğullarıyla birlikte oturdukları, hatta kendi evlerini satılığa çıkardıkları anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında kadının ihtarla çağrıldığı evin bağımsız olduğundan söz edilemez. Bu halde, davalı kadın eve dönmemekle haklıdır. Davacının terk sebebine dayalı davasının reddi gerekirken kabulü doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.”

2. HD., E. 2020/2658 K. 2021/1627 T. 24.2.2021

“Davalı-davacı erkeğin, eşine 02.10.2013 ve 16.01.2014 tarihlerinde ayrı ayrı terk ihtarı gönderdiği, eşinin evden ayrılmasından sonra evin kilidini değiştirdiği sabittir. Gerçekleşen bu durum karşısında davalı-davacı erkeğin ihtarının samimi olmadığı anlaşılmaktadır.”

2. HD., E. 2015/25093 K. 2016/462 T. 13.1.2016

“Dava terk hukuki sebebine dayalı boşanma davasıdır (TMK m. 164). Türk Medeni Kanunun 164. maddesi gereğince boşanma davası açma hakkı, terk edilen eşe aittir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır. ( TMK m.164/1. fıkra son cümle).Toplanan delillerden davalı kadının eşini eve almadığı ve eşini ortak konutu terk etmeye zorladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda terk edenin davalı, terk edilenin de davacı olduğunda tereddüt bulunmamaktadır.”

2. HD., E. 2012/21354 K. 2012/27035 T. 14.11.2012

“Kadın, kocasının fiziki şiddetine maruz kalınca ortak evden ayrıldığına göre terkte haklı olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Her ne kadar terkte haklı olmak terk edene, ilanihaye ortak konuta dönmeme hakkı vermez ise de, terk tarihi ile ihtar istek tarihi arasında, dövme eyleminin eşte meydana getirdiği kin, öfke ve kızgınlığın etkisinin tamamen son bulacağı makul ve kabul edilebilir uzunlukta bir sürenin geçmesi de gerekir. Olayda dövme eylemi ile ihtar istek tarihi arasında makul bir sürenin geçmediği görülmektedir.”

2. HD., E. 2014/16372 K. 2015/66 T. 12.1.2015

“Mahkemece, davalı (kadın) müşterek haneyi terk etmesi sebebiyle kusurlu bulunarak, tarafların Türk Medeni Kanununun 166/2. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilmiş ise de toplanan delillerden; … Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 11.12.2009 tarih ve 2009/151 esas ve 2009/269 karar sayılı nafaka dosyasında “kocanın başka bir kadınla ilişki yaşamaya başlaması üzerine, davalı (kadın)’ın müşterek haneyi terk ettiği ve ayrı yaşamakta haklı olması sebebiyle de davalı (kadın) yararına tedbir nafakasına hükmedildiği” anlaşılmaktadır. Bu durumda, kadının müşterek haneyi terk etmesi haklı sebebe dayalı olup, kusur olarak atfedilemeyeceği gibi, ayrı yaşanılan dönemde kadına atfı kabil başkaca bir kusurun varlığı da ispatlanamamıştır. Gerçekleşen bu durum karşısında, başka bir kadınla birlikte yaşayarak sadakat yükümlülüğüne aykırı davranan davacı koca tamamen kusurludur.”

Terk nedeniyle boşanma davasındaki hukuki hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip edebilirsiniz.

doktor.hukuki.sorumluluk.alfa.avukatlik.01

Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Genel Anlamıyla Doktorlar, Müdahaleler ve Sorumlulukları

Doktorun Hukuki Sorumluluğu bahsedilebilmesi için bazı temel kavramlardan bahsedilmesi gerekmektedir. Yaşam hakkı, kişiler arasında herhangi bir ayrım gözetilmeksizin her insanın en temel ve vazgeçilemez hakkı olarak görülmektedir. İnsanın doğumundan itibaren yaşamının sonuna kadar hayatının bir parçası olan sağlık, fiziksel olduğu kadar sosyal ve ruhsal yönden de kişinin mevcut bir hastalığı olmaması olarak tanımlanabilir.

Sağlık bilimlerinin bir dalı olan tıp biliminin temel felsefesi insanı yaşatmak üzerinedir. Tarihi antik çağlara, insanlığın varoluşuna kadar dayanan tıp; kişinin sağlıklı halinin devamını ve bozulan sağlığın düzeltilmesini ve hastalıkların önlenmesi de amaçlayan bilim ve sanat dalıdır. Tıbbın babası olarak bilinen ve hekimlerin mesleklerine başlamadan önce ettikleri yemine adı verilmiş olan Hipokrat, bir aforizmasında “her şey insana yardım etmek içindir, ama önce zarar vermeden” demiştir. Bu yazımızda doktorun hukuki sorumluluğuna değinilecektir.

TIP VE HUKUK

Şüphesiz ki çok kutsal bir göreve sahip olan tıp biliminin uygulamacıları ve geliştiricileri olan doktorlar, bilim ve sanatlarının doğası itibariyle insan vücudu üzerinde tedavi ve müdahaleler gerçekleştirmektedirler. Doktor; kanunla yetkilendirilen tıp mesleğinin icracılarıdır. Bu husus 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun m. 1’de; “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır.” şeklinde ve kesin surette düzenlenmiştir.

Hekimler tarafından gerçekleştirilen tedavi ve müdahaleler, hastaları sağlığına kavuşturabileceği gibi, hastalar üzerinde geçici veya kalıcı problemlere de neden olabilir. Bu sebeptendir ki, yanlış, hatalı veya eksik uygulanan tedaviler ve müdahaleler sonucu doğan zararlarda hukuk bilimine ihtiyaç duyulmaktadır.

Sosyal devlet ilkesi gereğince devletler, vatandaşlarını yaşatma, sağlıklı yaşamlarını sürdürme ödevini yüklenmiş olup, bu ödevini kamu ve özel sağlık kuruluşlarını denetleyerek yerine getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de sosyal bir devlet olduğu anayasada belirtildikten sonra, vatandaşın tedavi edilme ve sağlıklı yaşam sürme hakkı T.C. Anayasası m.56’da “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Devlet herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal kurumlardan yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir.” olarak düzenlenmiştir.

TIP HUKUKUNA İLİŞKİN TEMEL DÜZENLEMELER

Anayasamızın 90. maddesi, usulüne uygun yürürlüğe konmuş uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu ifade etmektedir. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” ve “Lizbon Bildirgesi” gibi birçok bildiri ve sözleşmede, hekimlerin ve tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğu hakkında düzenlemelere yer verilmiştir.

Tıbbi müdahaleler ile ilgili en temel ulusal düzenleme anayasamızın 17. ve 56. maddelerinde bulunmaktadır. Anayasa m.17’de “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.” vatandaşın tıbbi müdahale hakkı ve tıbbi müdahalelerin sınırı kesin bir şekilde düzenlenmiştir.

Aynı şekilde 1930 yılında yürürlüğe giren 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile de sağlık politikaları ve sağlık hizmetlerinin uygulanmasına dair esaslar düzenlenmiştir. Kanunun amacı m. 1’de “Memleketin sıhhi şartlarını ıslah ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklar veya sair muzır amillerle mücadele etmek ve müstakbel neslin sıhatli olarak yetişmesini temin ve halkı tıbbi ve içtimai muavenete mazhar eylemek umumi Devlet hizmetlerindendir.” olarak belirtilmiştir.

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi de hekimlerin ve diş hekimlerinin deontoloji bakımından uymakla yükümlü oldukları hükümleri düzenleyen tüzüktür. Türk Tabipler Birliği Kanunu’nun 7. Maddesi gereğince tabipler birliğine kayıtlı olan doktorların ve diş hekimlerinin bu tüzükte belirlenen hükümler ile bağlı olduğu belirtilmiştir. Tüzüğün 2. maddesinde hekimlerin ve diş hekimlerinin öncelikli görevinin insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine özen ve hürmet göstermesi olduğu ifade edilmiştir.

Tıbbi müdahaleler, hasta ve doktorların sorumlulukları ve hastanelerin sorumluluk ve yükümlülüklerinin ihlali halinde uygulanması gereken müeyyideleri belirleyen açık bir kanunun bulunmaması, günümüzde yaşanan uyuşmazlıkların çözümlenmesinde zorluk ve eksikliğe neden olmaktadır. Uyuşmazlıkların çözümünde genellikle yukarıda belirtilen uluslararası anlaşmaların, kanunların, yönetmeliklerin ve tüzüklerin ilgili maddeleri ile 6098 s. TBK’nın haksız fiili düzenleyen genel hükümleri uygulanmaktadır. Tıbbi müdahalelerin cezai sorumluluğu kapsamında ise ilgili 5237 s. TCK hükümleri uygulama alanı bulmaktadır.

MALPRAKTİS (TIBBİ HATA) KAVRAMI VE TIBBİ MÜDAHALE

Tıbbi malpraktis kavramı; Türk Tabipler Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları 13. maddesinde “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “hekimliğin kötü uygulaması” anlamına gelir.” şeklinde tanımlanmıştır. “Ülkemizde “hekim hatası”, “doktor hatası”, “tıbbî hata”, “tıbbî hizmetlerin kötü uygulanması”, “tıbbî yanlış uygulama” gibi kavramlar kullanılmaktadır. “Tıbbî hatayı” bir doktorun tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte acemilik veya kurallara uymama sonucu tedavi ve bakım standartlarına uymayan davranışları ile hastasına zarar vermesi olarak tanımlamak mümkündür.”

Tanım olarak; tıbbi müdahale, kişilerin ruh ve beden sağlığına yönelik herhangi bir noksanlığı veya hastalığı teşhis, tedavi etmek; tedavinin mümkün olmadığı hallerde hastalığı hafifletmek, ilerlemesini ve kötüye gitmesini önlemek, acıları dindirmek, ortaya çıkmamış ama çıkması muhtemel hastalıkları önlemek ya da yasadan kaynaklı olarak nüfus planlaması amacıyla yapılan, kanunun yetkilendirdiği kimselerce, tıp biliminin öngördüğü genel kural ve esaslar uyarınca gerçekleştirilen her türlü faaliyettir. Biyotıp Sözleşmesi’ni açıklayan raporda tıbbi müdahale “Müdahale terimi, tüm tıbbi hareketleri, özellikle önleyici bakımı, teşhisi, tedaviyi, rehabilitasyonu veya bu kapsamdaki araştırmaları kapsayacak kadar geniş anlaşılmalıdır.” olarak ifade edilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tıbbi müdahalelerin; izin verilen risk kapsamında gerçekleştirildiğini, izin verilen riske hukuken belirli ölçüde müsaade edildiğini, özellikle hekimler olmak üzere müdahale sonrasında risk veya tehlike oluşabilecek durumların çekince yaratmaması, uygulamacıların ceza tehdidi ile karşı karşıya kalmaması için izin verilen riskin hukuka uygun kabul edilmesi gerektiğini, müdahalelerin ve neticelerinin belirlenen kurallar çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini, bu takdirde uygulamacıların sorumluluğunun doğmayacağını, ancak konunun uzmanı olmayan hekimin müdahaleyi üstlenmesinin izin verilen risk kapsamında değerlendirilemeyeceğini ifade etmiştir.

Yine bahsi geçen Yargıtay C.G.K. kararında tıbbi hata; “Doktorun, tıbbi müdahale sırasında; standart uygulamayı yapmaması, bilgi, beceri veya deneyim eksikliği ile yanlış ya da eksik teşhis veya tedavide bulunması, gerektiği ölçüde ilgi ve itina göstermemesi veya hastaya gereken tedaviyi vermemesi neticesinde tehlike ve zarar oluşturan eylemleri tıbbi hata olarak kabul edilecektir.

Tedavi sonrası bakım ve kontrol yükümlülüklerine aykırılıkların da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ön muayenesinin eksik yapılması, hastanın anamnezinin (geçmiş bilgisi) ya hiç ya da gerektiği gibi alınmaması veya gerekli tetkiklerin yapılmaması teşhis aşamasında; gereken tıbbi müdahalenin hiçbir şekilde yapılmaması, ameliyat sırasında hastanın vücudunda yabancı madde unutulması, yanlış tedavi yöntemi seçilmesi, yanlış ilaç verilmesi, hastanın veya müdahale edilecek uzvun karıştırılması, müdahalenin ölçüsüz bir şekilde yapılması, hijyen kurallarına dikkat edilmemesi veya hatalı ameliyat tarzının benimsenmesi de uygulamada tedavi aşamasında görülen tıbbi hata örneklerindendir.” şeklinde tanımlanmış ve açıklanmıştır.

Komplikasyon ise; doktorun elinde olmaksızın, müdahale sırasında özenli, dikkatli ve hukuka uygun olarak hareket etmesine rağmen, öngörülemeyecek ve engellenemeyecek şekilde vakıanın karışıklaşması, farklı etkiler göstermesi ve hekimliğin kötü uygulanmasından kaynaklanmayan zararların meydana gelmesi olarak tanımlanabilir. Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olarak gerçekleşebilmesi için birtakım şartların sağlanması gerekmektedir. Şartları belirtmek gerekirse;

Tıbbi Müdahaleyi Gerçekleştirmeye Yetkili Kişiler

Hastalara yapılacak fiziksel tedavi ve müdahaleler yetkili kişiler tarafından gerçekleştirilmelidir. Tıbbi müdahalede bulunma yetkisine haiz olanlar kanunda düzenlenmiştir. Bu kişiler; hekim, diş hekimleri, ebeler, sağlık memurları, hastabakıcı hemşireler, sünnetçiler ve diş protez teknisyenleridir. Acil tıp teknisyenlerinin de belirli tıbbi müdahalelerde bulunabilecekleri ayrıca düzenlenmiştir.

Müdahalenin Amacı Kanuna Uygun Olmalıdır

Tıbbi müdahalenin temel amacı insanı yaşatmaktır. Bu doğrultuda müdahaleler tedavi, teşhis ve önlemek şeklinde kanunda belirtilen amaçların dışına çıkılmadan gerçekleştirilmelidir. Örneğin; gebeliğin sonlandırılması için müdahalenin gerçekleştirilmesinin sınırları Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre 10 haftalığı geçen gebelikler istisna durumlar hariç sonlandırılamazlar.

Hastanın Aydınlatılması ve Tıbbi Müdahaleye Rızası

Aydınlatma

Avukatlık mesleğinde olduğu gibi doktor-hasta ilişkisi de güven temeline dayanmaktadır. Hastalar, doktorların koyduğu teşhislere, uygulanması gereken tedavilere, oluşan ve oluşabilecek risklere güvendiği gibi, doktorlar da kendileri tarafından tespiti mümkün olmayan hususlarda hastaların verdikleri bilgilere güvenerek hareket etmek zorundadır.

Bu temel güven ilişkisinin yanında, doktorların hastalarını uygulanması gereken tedavilerin sonuçları hakkında aydınlatması gerekmektedir. Belirtilen yükümlülük Hasta Hakları Yönetmeliği m. 31’de “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır…” şeklinde düzenlenmiştir. Ayrıca ilgili yönetmeliğin 7. maddesinde “Hasta, sağlık hizmetlerinden nasıl faydalanabileceği konusunda bilgi isteyebilir…” denilerek hastanın bir aydınlatılma hakkının varlığı düzenlenmiştir.

Yaşanan hukuki uyuşmazlıklarda en çok karşılaşılan eksiklik; gerçekleşen müdahale hakkında hastanın yeteri kadar açık ve net aydınlatılmamış ya da hiç aydınlatılmamış olmasıdır. Yapılan tıbbi müdahalenin hukuka uygun olması ve müdahalede bulunan doktorun veya yetkili kişinin müdahale sonucu vukuu bulabilecek kötü hallerden sorumlu olmamasını sağlayan husus, hastanın müdahale hakkında yeteri kadar açık ve net aydınlatılmış olmasıdır.

Yine Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 25. maddesi gereğince “Kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; hasta kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahiptir. Bu halde, tedavinin uygulanmamasından doğacak sonuçların hastaya veya kanuni temsilcilerine veyahut yakınlarına anlatılması ve bunu gösteren yazılı belge alınması gerekir.” hastanın tedaviyi reddetme hakkı bulunmaktadır.

Ayrıntılı olarak aydınlatılmış hastanın rızası, müdahalenin hukuk düzenince korunmasını sağlamaktadır. Aksi halde, rızanın alınmadığı ya da hastanın yeteri kadar ayrıntılı olarak aydınlatılmadığı müdahalelerde, müdahaleyi gerçekleştiren kişinin hukuki ve cezai sorumluluğu ortaya çıkmaktadır. Ceza hukuku bakımından aydınlatma bir yükümlülüktür.

Keza aydınlatmanın yapılmadığı müdahalelerde her ne kadar hastanın rızası olsa dahi bu rıza geçersizdir ve müdahale hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Rızanın geçersizliğine gerekçe olarak; aydınlatmanın yeteri kadar ya da hiç yapılmamış olması durumunda hastanın neye rıza gösterdiğini bildiğini varsaymak mantık çerçevesi dışında kalmaktadır. Zira hastanın uygulanacak tedavinin kapsamı hakkında yeteri kadar bilgilendirilmesi, altyapının oluşturulması gerekmektedir.

Aydınlatmanın kapsamını belirleyen herhangi bir kural hukukumuzda bulunmamakla birlikte, hastaya ne kadar bilgi verilmesi gerektiği sübjektif bir değerlendirme ölçütü olduğundan dolayı bu durum hakkında bir kural koymak da oldukça zordur. Mevcut hal ile, her somut olay için ayrı bir değerlendirme yapılmalıdır.

Aydınlatmanın derecesi, verilecek bilgilerin kapsamı, çeşitli faktörler doğrultusunda değişkenlik göstermektedir. Genellikle hastanın tıbbi durumundan ve müdahalenin aciliyetinden temel iki faktör olarak bahsedebiliriz. Acil tıbbi müdahalenin gerektiği zorunluluk hallerinde aydınlatmadan vazgeçilebilir.

Bilinci olmayan, ölmek üzere olan hastaya aydınlatma yapılması gerektiğini söylemek, müdahalenin geç veya hiç yapılmamasına sebep olabilir. Bu tür durumlarda doktorlar aydınlatma yükümlülüğü altında olmadan, gerekli ve zorunlu tıbbi müdahaleyi yapmakla yükümlüdürler.

Gerçekleştirilecek olan tıbbi müdahaleyi uygulayacak olan doktor, aydınlatma yükümlülüğünü de üstlenmiş olmaktadır. Birden fazla doktorun tıbbi müdahalede bulunacak olması durumunda ise, her doktor kendi ihtisas alanı kapsamında aydınlatma yükümlülüğüne sahiptir. TMK. m.16 gereğince vücut bütünlüğü kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır ve hasta küçük veya kısıtlı olsa dahi aydınlatma hastaya karşı gerçekleştirilmelidir. Müdahalenin önemini kavrayamayacak olan küçükler hakkında ise, aydınlatma yasal temsilcilerine yapılmalıdır.

Yukarıda bahsedildiği üzere, hastanın rızasının geçerli olduğunu söyleyebilmek için, neye rıza gösterdiğini bilmesi gerekmektedir. Bu halde, aydınlatmanın nasıl yapılacağı ve ispat külfeti hususu üzerinde durmak gerekirse; Aydınlatmanın yapılması için herhangi bir şekil şartı bulunmamaktadır, aydınlatma sözlü ya da yazılı olarak yapılabilir.

Uygulamada genellikle yazılı ve matbu formlara imza attırılması suretiyle yazılı olarak aydınlatma yapıldığı görülmektedir. Matbu formlar aracılığıyla aydınlatma yapılması, aydınlatmanın kişiye özgü olmaması ve yeteri kadar ayrıntı içermemesi nedeniyle eleştirilere sebep olmaktadır. Her somut olayda, formların ve içerdiği bilgilerin olay ile bağlantılı olup olmadığı hakim veya bilirkişiler tarafından incelenmelidir. Hastanın aydınlatıldığına dair ispat külfeti hekimin üzerine bırakılmıştır.

Ülkemizde kişi başına düşen doktor sayısının düşük olması sebebiyle; doktorların yoğun iş yükü altında çalışmaları da göz önünde bulundurulduğunda aydınlatma yapılmadan ya da matbu formlar doldurulmak üzere aydınlatma yapılarak tedavi ve müdahalelerin uygulamada çok sık gerçekleştiği kaçınılmaz bir gerçektir.

Rıza

Kişinin kendi vücut bütünlüğü üzerindeki tasarruf yetkisi kanunlar sınırlandırılmıştır. Kişinin hayatı, vücut bütünlüğü ve sağlığı hakkında yapacağı tasarruflar, zorunluluk hali olmadıkça kanunlara aykırı olamaz.

Gerek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde koruma altına alınan vücut bütünlüğü kavramı, anayasamızın 17. maddesinde de ayrıca ve açıkça belirtilerek koruma altına alınmıştır. Anayasa’da “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz…” denilerek zorunluluk hali hariç olmak üzere tıbbi müdahalelerde kişinin rızasının aranması gerektiği belirtilmiştir.

Ayrıca TMK. m.24/2’de “Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” şeklinde düzenleme yapılarak vücut bütünlüğüne karşı yapılan saldırılara karşı manevi tazminat yoluna gidilebileceği açıklığa kavuşturulmuştur.

5237 s. TCK. m. 26/2’de “Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.” şeklinde kanun hükmü bulunmakla birlikte, doktorların yaptıkları her tıbbi müdahaleden dolayı cezai olarak sorumlu olmayacakları düzenlenmiştir. Aksi halde, örneğin ameliyat sırasında hekimlerin neşter ile hasta üzerinde kesik açması ve benzer nitelikte tüm müdahaleler TCK’da belirtilen kasten adam yaralama suçunun oluşmasına neden olacaktır.

Tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunu sağlayan aydınlatılmış hastanın rızası, istisna haller hariç bizzat kendisi tarafından açıklanmalıdır. Yeteri kadar aydınlatılan, artısı ve eksisiyle müdahalenin sonuçlarını kavrayan hasta, rızasını açıkladığı anda bu rıza hukuken etki doğurmaya başlayacaktır.

Aynı şekilde, hasta, tedaviyi ret hakkını kullanabilmek için neyi reddettiğini ve meydana gelebilecek sonuçları bilmelidir. Tıbbi müdahale veya tedavi başladıktan sonra da, hasta tedavinin durdurulmasını isteyerek ret hakkını kullanabilir. Ancak Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24/6. maddesi gereğince tıbbi müdahaleye verilen rızanın müdahaleye başlandıktan sonra geri alınması, ancak tıbbi yönden yaşamsal sakınca bulunmaması halinde mümkün olacaktır. Hastanın rıza yeteneğinin olup olmadığının denetlenmesi yine doktorun yükümlülüğüdür.

Her ne kadar Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24. maddesinde ve TŞSTİDK’nın 70. maddesinde “Hastanın küçük veya kısıtlı olması durumunda temyiz kudretine sahip olup olmadıklarına ilişkin bir ayrım yapılmaksızın veli veya vasisinin izni aranmaktadır” şeklinde küçükler ve temyiz gücüne sahip olmayanlar için gerekli rızanın hastanın kanuni temsilcilerinden alınacağına dair düzenleme bulunsa dahi, Anayasanın 90. Maddesine uygun olarak yürürlüğe girmiş özel nitelikte düzenleme olan 2003 tarihli Biyotıp Sözleşmesi; tıbbi müdahaleye maruz kalacak temyiz gücüne sahip küçüğün rızasının esas alınacağını, temyiz kuvvetine haiz olmaması halinde yasal temsilcilerinin rızasının geçerli olacağını düzenlemiştir. Kanaatimce usulüne uygun olarak yürürlüğe giren, daha yeni tarihli ve özel bir sözleşme olan Biyotıp Sözleşmesi’nin esas alınması gerekmektedir.

Hasta tarafından tıbbi müdahaleye verilecek rızanın yazılı veya sözlü ve açık ya da zımni olması mümkündür. Fakat kanun koyucu bazı hallerde hastanın yazılı rızasını aramıştır. Belirtmek gerekir ki, hastanın kendisine uygulanacak her türlü müdahaleye rıza verdiğine dair genel beyanları hukuken geçersiz sayılmaktadır.

Kişinin kendi yaşam hakkı üzerinde tasarrufta bulunabilmesi de kanun koyucu tarafından yasaklanmıştır. Hayatın bir gerçeği olan intihar hali her ne kadar pratik olarak engellenemese dahi, kişi doktordan kendi yaşamına son verilmesini isteyemez. Hekimin böyle bir teklifi kabul etmesi ve uygulaması halinde kasten adam öldürme suçundan sorumlu olacağı belirtilmelidir.

Değinilmesi gereken bir diğer nokta ise, varsayımsal rıza olarak nitelendirilen rızadır. Varsayımsal rıza; hastanın bilincinin kapalı olduğu ve normal rızanın pratik koşullar gereğince alınamaması halinde hastanın rızasının olduğunun varsayılması halidir. Doktor, hastanın dini ve kültürel görüşlerine uygun olarak rızasının olup olamayacağını araştırmalıdır. Hasta hakkında bilgi edinilememesi durumunda ise hastanın menfaatlerine uygun müdahale edilmelidir.

5237 s. TCK. m.57 koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbiri uygulanabileceğini düzenlemiştir. Yine aynı kanunun 191. ve 227. Maddelerinde mahkemelerin tedavi uygulanmasına karar verebileceği düzenlenmiştir. Hakimin kararının olduğu hallerde hastanın rızası aranmaz. 5271 s. CMK.’da belirli koşulların gerçekleşmesi halinde, delil elde amacıyla kişiye muayene yapılmasına dair düzenlemeler yer almıştır.

Tıbbi Zorunluluk

Tıbbi müdahaleler bir tıbbi zorunluluğa (endikasyon) dayanmalıdır. Tıbbi müdahale tedavi amacıyla yapılmalıdır. Doktorun tıbbi müdahalede bulunabilmesi için bu müdahaleyi haklı kılan bir neden olmalıdır. Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m.13/3’te hekimin tıbbi müdahaleyi hastalığı teşhiş, tedavi veya kişiyi hastalıktan koruma amacıyla yapabileceği açıkça belirtilmiştir.

Doktorun yapacağı tıbbi müdahale; hastaya sağlık kazandırma, hastayı tedavi etme amacıyla gerçekleştirilmelidir. Anayasamızın 17. maddesinde tıbbi zorunluluk ve kanunda yazılı haller haricinde kişinin vücut bütünlüğüne müdahalede bulunulamayacağı açıkça düzenlenmiştir. Kişinin kendi vücuduna ya da hayatına müdahalede bulunması herhangi bir yaptırıma bağlanmamışken, TCK. m.84’te intihara yönlendirme suçu düzenlenmiştir.

Kişinin kendi bedeni üzerinde mutlak tasarrufta bulunabilme hakkı olmadığından, kendisine karşı işlenecek suçlara öncesinden rıza vermesi mümkün değildir.

Tıbbi endikasyon; tıbbi, psikolojik ve sosyal sebeplerle ortaya çıkabilir. Tıbbi endikasyon hallerinde iyileştirme amacı bulunmaktayken, psikolojik ve sosyal endikasyon halleri ise daha farklıdır.

Psikolojik endikasyon halinde hastanın psikolojisinin iyileştirilmesi, takıntılarının ortadan kaldırılması ve daha sağlıklı bir bakış açısı kazanması için tıbbi müdahalenin gerekliliği söz konusudur.

Örnek vermek gerekirse; hastanın kemerli olan burnu yüzünden kendini kötü hissetmesi ve fiziksel olarak herhangi bir sağlık problemi olmasa dahi, estetik müdahale ile kemerin düzeltilerek hastanın daha mutlu, takıntısından kurtulacak olması psikolojik endikasyon örneğidir.

Sosyal endikasyon ise kişinin toplumdan dışlanmaması, toplum kültür ve geleneklerine ayak uydurması amacıyla yapılması gerekli olan tıbbi müdahaleler olarak tanımlanabilir. Ülkemizde sosyal endikasyonun en somut örneği erkek bireylerin sünnet edilmesidir.

Doktorun Tıbbi Müdahalelerde Özen Yükümlülüğü

Doktorlar tarafından gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerin hukuka uygun olması için, müdahale o günün bilimsel standartlara uygun, tıp otoritelerince kabul edilmiş, doktor tarafından gerekli özen ve dikkat gösterilmiş olmalıdır. Olası risklere karşı doktor tarafından gerekli önlemler alınmış olmalıdır.

Objektif Özen Yükümlülüğü

Objektif özen yükümlülüğü; ortalama, makul bir doktorun söz konusu tıbbi müdahalenin gerçekleştirilmesi sırasında göstereceği özen ve dikkat olarak tanımlanabilir. Belirleyici faktör, ortalama bir doktorun tıbbi müdahale sırasında neyi yapması veya neyi yapmaktan kaçınması gerektiğidir. Hekimi Tıbbi müdahalenin hukuka aykırılığından sorumlu tutmak için objektif özen yükümlülüğünün varlığı nazara alınır.
Doktorun objektif özen yükümlülüğünü ihlal ettiği durumlarda TCK. kapsamında taksir söz konusu olacaktır. TCK.’nın 22. maddesinde taksir “Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. “Hukuki anlamda taksir, failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi şeklinde olabileceği gibi, neticeyi öngördüğü halde istememesi şeklinde de ortaya çıkar”

Sübjektif Özen Yükümlülüğü

Sübjektif özen yükümlülüğü ise; doktorun kişisel özelliklerinin, bilgisinin, tecrübesinin ve uzmanlık alanının dikkate alınarak özen yükümlülüğünün belirlenmesidir. Örnek vermek gerekirse; bir üniversite hastanesindeki profesör ünvanlı doktor ile köy sağlık ocağındaki doktorun aynı başarı ile tedavi müdahalede bulunması beklenemez.

Özen Yükümlülüğüne Aykırı Davranılması

Doktor-hasta ilişkisi temelinde bir vekillik ilişkisidir. “Vekil vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur.

Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (BK.321/1 md.). O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1 maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise, doktor sorumlu tutulmamalıdır.”

Doktorun tıbbi müdahale sırasında özen yükümlülüğüne aykırı davranması halinde doktorun hukuki ve cezai sorumluluğu söz konusu olacaktır. Hukuki olarak maddi ve manevi tazminat söz konusu iken cezai olarak kast ve taksir ile ortaya çıkan TCK. kapsamındaki suçlardan bahsedilebilir.

Doktorun tıbbi müdahaleden hem hukuki hem de cezai sorumluluğunun kabulü için müdahale ile haksız fiil, suç arasında illiyet bağı bulunmalıdır. “Ceza hukuku bakımından tipik neticenin sorumluluk doğurması, yapılan hareket ile meydana gelen uygun netice arasında mutlaka nedensellik bağının kurulmasını gerektirir”. Üçüncü kişilerin (kusursuz sorumluluk halleri hariç olmak üzere) ve doğa olaylarının meydana getirdiği neticelerden kimsenin sorumlu tutulması mümkün değildir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu bir kararında; “…Belirtmek gerekir ki, doktorun standartlara ve bilimsel kurallara uygun olarak özenli bir şekilde müdahale yapıp yapmadığı belirlenirken yaptığı müdahale sonucunda hastanın şifa bulması değil, kurallara uygun müdahalede bulunup bulunmadığı göz önüne alınmalıdır.” şeklinde açıklamada bulunmuş, özen yükümlülüğüne aykırı müdahale halinde hukuki ve cezai açıdan sorumlu olacağını ifade etmiştir.

Özen Yükümlülüğüne Kasten Aykırılık

5237 s. TCK.’nın 21. maddesinde kast ve olası kast tanımlanmış olup, kastın var olabilmesi için bilmek ve istemek unsurlarının varlığının arandığı belirtilmiştir. Doktorun belirli bir kast ile hareket ederek tıbbi hata gerçekleştirmesi sonucunda sorumluluğunun mevcut olacağı aşikardır.

Doktorluğun amacı olan yaşatma ve iyileştirme ilkelerine aykırı olarak, kasten hastaya zarar veren doktorun TCK.’da belirtilen suçları işlemiş olacağı, hatta mesleğinin elverişliliğini ve kamu görevlisi olmasını bir avantaj kullanarak bu suçları işlemesi halinde suçların nitelikli hallerinin kapsamına gireceği de belirtilmelidir.

Doktoru kasttan sorumlu tutabilmek için hastanın herhangi bir zarar uğramış olması ve bu zararın doktorun bilgisizliği ve becerisizliğe sebebiyle meydana gelmiş olması yeterli değildir. Doktorun zarar vermek amacıyla hareket etmesi gerekmektedir. Hukukumuzda ötenazinin yasak olması, hiçbir şekilde kabul görmemesi sebebiyle, ötenazi yapan doktorun kastan insan öldürme suçundan cezai olarak sorumlu olacağı şüphesizdir.

Öğretide “ihmal suretiyle icrai suç” olarak nitelenen, ihmal suretiyle kasten insan öldürme ve ihmal suretiyle kasten insan yaralama suçlarının doktorlar tarafından işlenebileceği şüphesizdir. İhmali davranışın varlığının kabulü için, kişinin yasadan veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülük altında olması ve bu yükümlülüğe aykırı davranış gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Özen Yükümlülüğüne Taksirle Aykırılık

5237 s. TCK. m.22’de taksir hükümleri düzenlenmiştir. Kanunun lafzından ve kanun koyucunun amacından da anlaşılacağı üzere, kişinin taksirle suç işlemesi için; suçun taksirle işlenebileceğinin kanunda açıkça belirtilmiş olması, kişinin neticeyi öngörememiş olması gerekmektedir. Kişinin neticeyi öngörmesi ancak istemesi halinde ise cezanın ağırlaştırılması, bilinçli taksirden hüküm kurulması gerektiği ifade edilebilir.

Doktorun taksirle sorumluluğuna gidilebilmesi için özen yükümlülüğünün ihlali edilmesi gerekmektedir. Mesleki taksir; “mesleğin icrası sırasında ve ifası nedeniyle ortaya çıkan dikkatsizlik, tedbirsizlik, özensizlik, acemilik ile emir ve mevzuata aykırılık olarak” ifade edilmiştir. Tıp hukukunda malpraktisin, mesleki taksirin bir çeşidi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Hastanın yanlış uzvuna cerrahi müdahale yapılması, hastayı görmeden ilaç verilmesi sonucu hastanın kötüleşmesi, dikkatsizlik ve özensizlik sebebiyle hastaya yanlış veya eksik müdahale yapılması gibi örnekler, doktorun taksirle cezai sorumluluğunun mevcut olduğu hallerdir.

HATALI TIBBİ MÜDAHALELER

Teşhis Hatası Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Teşhis esnasında hata tek başına sorumluluk için yeterli görülmemektedir. “Hekim, sanatının kurallarına göre ve zorunlu tüm zamanı ve dikkati harcayarak hastasını muayene ettikten sonra özenle teşhisini koymuş, uygun tedaviyi tavsiye edip tıbben kabul edilen ilkelere uygun biçimde bunu uygulamışsa, ihmal veya tedbirsizlik nedeniyle kınanmaktan kurtulur. Burada önemli olan, hekimin, teşhis koyabilmek için gerekli araştırmaları tamamlamış, bilinen tüm yöntemlere başvurmuş ve sonuçlar üzerinde tıp biliminin gereklerine göre dikkatli ve özenli bir değerlendirme yapmış olmasıdır”.

Hekim, hastasının öyküsünü dinler, gerekli tahlilleri ve tetkikleri yaptırır ve elde ettiği verilerle hastaya bir teşhis koyar. Günümüz teknolojik imkanlarının (MR, Tomografi, ultrason vb.) da kullanılarak gerekli incelemeleri yapılması gerekirken yapmayan doktorun ciddi bir kusuru oluşacaktır.

Hastaların yaşadıkları psikolojik sorunları konuşarak çözme sanatını, tedavisini gerçekleştiren psikologların da hastalara yanlış tanılar ve teşhisler koyması mümkündür. Psikolojik olarak problemlerini atlatması mümkün olan hastaların, yanlış tanı sebebiyle daha kötü vaziyete gelmeleri kaçınılmazdır.

Örneğin; Psikoloğun, hastanın depresyonda olduğuna dair yanlış tanı koyması, özen yükümlülüğüne aykırı olarak depresyon hastaların intihara meyilli olduğunu hastaya belli etmesi ve akabinde intihar düşüncesine sahip olmayan hastanın psikoloğun söylemlerinden sonra intihar etmesi durumunda psikoloğun cezai bakımdan intihara yönlendirme suçundan sorumlu olacağı düşünülmektedir.

Tedavi Hatası Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nde, hekimin hastasına uygulayacağı tedavi yöntemini seçmekte özgür olduğu düzenlenmiştir (TDN. m. 6/2.). Hekimler meslek etik kuralları, tıbbi gelişmeler doğrultusunda ve özen yükümlülüğünce somut olaya en uygun tedavi yöntemini seçmelidir.

“Hekim, vicdanı, mesleki bilgisi ve tecrübesi ile hastasına farklı –yeni ya da daha geleneksel nitelikli- bir tedavi yöntemini uygulamayı tercih edebilir. Doktorun, bu konuda hastasına, gerekli ve yeterli bilgiyi vermesi son derece önemlidir.” Ancak doktor hastası üzerinde geliştirilmekte olan bir tedavi yöntemini denememeli, hastasını denek olarak kullanmamalıdır.

Hastaya yanlış tedavinin uygulanması ve yanlış ilaç verilmesi de tedavi hatası olarak kabul edilir ve doktorun sorumluluğu söz konusu olur. İlaç tedavisi ile iyileştirilmesi mümkün olan hastaya cerrahi operasyon yapılması, ilacın yanlış bölgeye uygulanması, ilaç dozunun yanlış ayarlanması gibi durumlarda da doktorun kusurlu olduğunun kabulü gerekmektedir.

Yine hastanın psikolojik olarak tedavisini gerçekleştiren psikologların da malpraktis kapsamında yükümlülüklerinin ve yükümlülükleri doğrultusunda sorumluluklarının olduklarını kabul etmemiz gerekmektedir. Örnek vermek gerekirse; psikologlar tedavi ve görüşme sırasında objektif ve psikoloji biliminin gerekliliklerine uygun davranmakla mükelleflerdir.

Psikoloğun kendi görüşlerine göre hastayı yönlendirmesi, kendi doğru yanlışları doğrultusunda hastada kanaat oluşturmak suretiyle hastanın daha kötü psikolojik sorunlar yaşamasına neden olması durumlarında psikologların yanlış tedavi yöntemi uygulaması sebebiyle sorumlulukları söz konusu olabilir.

Müdahalenin ve tedavinin gerçekleştirilmesinin akabinde, doktorlar gerçekleştirilen müdahalenin durumunu takip etmeli, hastanın aniden yaşayabileceği atak ve problemlere karşı önlem almalıdır. Bu husus mesleki özen yükümlülüğünün bir parçasıdır. “Tedavi sonrasında uygulanmak üzere, doktor tarafından hastaya verilmesi gereken bilgiler ve yapılması gereken önemli uyarılar olabilir.

Doktor, bunları eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür ancak hastanın da bu konuda aktif katılımına ve işbirliğine ihtiyacı vardır. Örneğin, hastanın yapması ya da yapmaması gereken fiziksel hareketler, uygulaması gereken diyet, düzenli kontrole gelmesi gibi. Diğer yandan, doktorların ilaçları denetlemek gibi bir yükümlülükleri olmasa da, önerdikleri ve reçeteye yazdıkları ilaçlar ile ilgili bilgiyi hastalarına sağlamaları gerekir”. Bu durumlarda doktorun hukuki sorumluluğuna gidilebilir.

Müdahalenin Gerçekleştirilmemesi Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Müdahalenin doğru zamanda, doğru yerde, doğru şekilde ve doğru kişi tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Tıbbi müdahalenin erken, geç ya da hiç yapılmaması tıbbi hataların en temeli olarak söylenebilir.

Hastanın rızasının gerekmediği tıbbi aciliyet durumunda doktorun ameliyatı genişletmesi, daha kapsamlı hale getirmesi gerekirken yapmaması, sonlandırması doktorun kusuru olarak değerlendirilir. Unutulmamalıdır ki kutsal bir görev üstlenen doktorların birincil amacı insanı yaşatmaktır.

Bu hususta Yargıtay 4. Ceza Dairesi 11.02.2004 tarihli kararında özetle “…Trafik kazası sonucu hastaneye yaralı getirilen ölenin, görevli doktor ve hemşire olan sanıklar tarafından yeterli kontrol ve muayene ile gelişen klinik bulgulara uygun müdahale yapılmadığından ölmesi olayında, Yüksek Sağlık Şurası raporuna göre de 4/8 kusurlu kabul edilmeleri karşısında; tüm dosyaların Adli Tıp Kurumuna yollanarak, sanıkların savsamalarının olup olmadığı, sanıkların yasal sorumluluklarını yerine getirseler dahi ölümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda rapor alınıp, ölüm kaçınılmaz ise görevi savsama, ölümde bu savsama etkili ise taksirle ölüme neden olma suçundan hüküm kurulmalıdır.” şeklinde hüküm kurarak tıbbi müdahalede erken, geç ya da hiç bulunulmaması halinde doktorun sorumlu olacağını ifade etmiştir.

Ayrıca, çocuğun doğumunun arzu edilmemesi halinde, kişinin yasal sınırlamaları doktorun geç müdahalesi sebebiyle kaçırmasında da doktorun sorumluluğuna gidilebileceği aşikardır.

Ön Muayenenin Eksik Yapılması Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Hastanın muayene sırasındaki fiziki sağlık durumunun yanında etkin bir şekilde hikayesinin de alınması gerekmektedir. Yanlış bir tanı koyulmaması için gereken tüm bilgiler toplandıktan sonra doktor tarafından teşhis konulmalıdır. Doktor yalnızca hastanın anlattığı öyküsü ile hareket etmemeli, ancak hastanın verdiği bilgileri de göz ardı etmemelidir.

Örneğin “doktor, hastayı, ailesinde şeker hastalığı ya da tansiyon problemi olup olmadığı yolunda sorguladığında ve olumsuz yanıt aldığında, yine de tedbirli olması, tetkik ve araştırmalar ile hastadan aldığı bilgileri teyit etmesi ve daha sonra müdahalede bulunması gerekir.” Ön muayenenin eksik yapılması halinde de doktorun hukuki sorumluluğundan söz edilebilir.

Cerrahi Müdahaleden Sonra Hastanın Vücudunda Yabancı Cisim Unutulması Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Ülkemizde ve tüm dünyada belki de en sık karşılaşılan, doktorun dikkatsizliği ve özensizliği nedeniyle kusuruna verilebilecek en basit örnek, hastanın vücudunda yabancı cisim unutulması halidir. Bu durum, hukuk fakültesi öğrencilerine taksirden dolayı sorumluluk anlatılırken en çok verilen örnektir.

Cerrahi tıbbi müdahaleler sırasında kullanılan tıbbi aletlerin hastanın vücuduna açılan kesikte veya benzeri bir şekilde hastanın vücudunun içerisinde unutulması, hastada kalıcı hasarlar oluşturabilmekte, hatta hastanın ölümüne sebep olabilmektedir.

Hastanın vücudunda cisim unutulması; doktorun gerekli dikkat ve özeni göstermemesi, standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği sebepleriyle hukuki ve cezai kusurunun oluşmasına neden olur.

Unutulan cisim sargı bezi gibi basit ve büyük hasarlara yol açmayacak cisim olabileceği gibi, neşter gibi aşırı derecede keskin ve tehlikeli bir alet de olabilir.

Bu tür olaylar maddi ve manevi zararlara yol açan, ölümle bile sonuçlanabilen olaylardır. “Bazı hekimler, bu durumun en tecrübeli hekimlerin dahi başına gelebileceğini belirterek, şanssızlık olarak nitelemektedir.” Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 14.02.1983 tarihli bir kararında hekimlerin ihmali davranışlarından dolayı hafif de olsa kusurlu olacaklarını, ihmalin ağır ve hafif olarak iki derecesinin bulunduğunu, doktorların, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorunda olduğunu, kusurun saptanmasında objektif ölçünün esas alınması gerektiğini, belirterek konuya açıklık getirmiştir.

Ayrıca Yüksek Sağlık Şurası’nın tespitlerinin ceza mahkemelerini bağlayacağı kanunla düzenlenmiş olsa dahi, hukuk mahkemelerini bağlayacağına dair bir düzenleme olmaması dolayısıyla, tazminat davası gereğince Yüksek Sağlık Şurası’nın görüşünün gereksiz olduğunu, hastanın içerisinde unutulan yabancı cismin başlı başına ağır ihmal neticesinde kusurun oluştuğunu, haksız fiile mağrur kalan hastaya tazminat ödenmesi gerektiğini açık olarak ifade etmiştir. Ancak hastanın birden fazla ameliyat olması ve yabancı cismin hangi ameliyat dolayısıyla hastanın vücudunda unutulduğunun tespit edilememesi nedeniyle illiyet bağı kurulamayabilir.

DOKTORLARIN MESLEKİ SORUMLULUK SİGORTASI

2010 yılında Resmî Gazete’de yayınlanan Üniversite ve Sağlık Personelini Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 8. maddesi 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a ek madde ekleyerek, doktorların mesleki sorumluluk sigortası yapması zorunluluğunu düzenlemiştir.

Mesleki sorumluluk sigortasının tanımını yapmak gerekirse; “bu sigorta türü sorumluluk esasına dayanır ve bu sorumluluğun temelini kişinin icra ettiği meslek ile yüklenmiş olan “özel özen gösterme” yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması veya kişinin mesleki yeterliliği dahilinde kusurlu, eksik ve yanlış hareket etmesi durumunda üçüncü şahısların maruz kalacağı zarar oluşturmaktadır.”

Tanımdan da anlaşılacağı üzere, doktorların mesleki sorumluluk sigortası; doktorların mesleklerini icra ettikleri sırada dikkatsizliklerinden, özensizliklerinden vb. sebeplerden kaynaklanan tıbbi hataları sebebiyle doğan sorumlulukları kapsamında, aleyhlerine tazminata hükmedilmesi halinde tazminatın sigortacı tarafından ödenmesini sağlamaktadır. Doktorlar yapacakları her müdahalede tazminat endişesi yaşamaktan kurtulmaktadırlar.

Ancak mesleki sorumluluk sigortasına, katlanılması gereken bir maddi külfet olması sebebiyle sıcak bakılmamaktadır. Ülkemiz koşullarında doktor başına düşen hasta sayısının bir hayli fazla olması sebebiyle doktorların iş yükü altında ezildiği bir gerçektir.

Tıp fakültelerinin niceliğinin ve özellikle niteliğinin artırılarak doktor başına düşen hasta sayısının azaltılması ile daha özenli, dikkatli ve işlevsel tıbbi müdahalelerin gerçekleşmesi, mesleğini daha rahat icra eden doktorların ve tedaviden mutlu ayrılan hasta sayısının artırılması mümkündür.

SONUÇ

Tıp hukuku çerçevesinde, doktorların mesleklerini icra ettikleri, hastaların ise tıbbi müdahale, tedavi sırasında karşılaştıkları hataların neler olduğu, doktrinde ve uygulamada tıbbi hatadan kaynaklanan sorumluluğun nasıl değerlendirildiğini ve doktorların sorumluluğu halinde hukuki ve cezai sonuçlarının neler olduğuna dair genel bir değerlendirme ve açıklama yapılmaya çalışılmıştır.

Malpraktis kavramı, ülkemizde tıbbi hata anlamını ifade etmektedir. Doktorların tedavi ve tıbbi müdahaleler sırasında kendilerinden beklenen özen yükümlülüğüne ve mevzuatta düzenlenen hükümlere aykırı davranması halinde, tıbbi hataların olumsuz sonuçlarından hukuki ve cezai olarak sorumlu olduklarının, sorumluluklarının kapsamının ve sonuçlarının genel hatlarıyla neler olduğu bu çalışmada açıklanmaya çalışılmıştır.

Hukukun ve hukuki düzenlemelerin hayatımıza yansıması olan uygulama kısmında, hukuki değerlendirmenin son mevkii olan Yargıtay Ceza ve Hukuk Daireleri tarafından verilen kararların bir kısmı incelenmiştir.

Ceza daireleri, özen yükümlülüğünün ihlali, tedbirsizlik ve dikkatsizlik halleri neticesinde meydana gelen neticelerde illiyet bağının kesilmemiş olduğu durumlarda doktorların cezai olarak hatalı tıbbi müdahalelerden sorumlu olduğunu kabul etmiştir.

Benzer şekilde, Hukuk daireleri de doktorların sorumluluğunun söz konusu olduğu hallerde meydana gelen tıbbi hataları haksız fiil olarak nitelendirmekten çekinmemiş, tazminat yükümlülüğünün varlığına dair içtihat oluşturmuştur.

Özel Dairelerin zaman zaman çelişkili kararlar vermesi sebebiyle Genel Kurul tarafından incelenen kararlarda görüş birliğinin olduğunu belirtmemiz faydalı olacaktır.

Gerek Özel Dairelerce, gerekse Genel Kurullarca verilen kararların gerekçelerinin kanuna, hayatın gerçeklerine ve hakkaniyete uygun olması sebebi ile Yargıtay’ın içtihat haline gelmiş görüşlerine katıldığımızı bildirmemiz gerekmektedir.

Kutsal bir mesleği icra etmekte olan doktorlarımızın, genellikle iş yükü altında ezildikleri hallerde meydana gelen hatalı tıbbi uygulamalardan, izin verilen risk ve komplikasyon halleri hariç olmak üzere sorumlu olduğu aşikardır. Hasta ile doktor arasındaki ilişki vekalet sözleşmesi kapsamında kalmaktadır.

Vekil, istenilen sonucu kesin surette gerçekleştirmek yükümlülüğü altında olmasa dahi, istenilen sonuç için elinden gelen dikkati ve özeni göstererek hareket etmelidir. Doktorların hukuki sorumlulukları ancak gereken özenin ve dikkatin gösterilmediği hallerde mevcuttur.

Doktorların Cezai sorumlulukları ise sanatlarını insan vücudu üzerinde icra etmeleri sebebiyle çok daha kolay söz konusu olmaktadır. Vücut bütünlüğüne aykırı olarak yapılan müdahalelere her ne kadar kanun tarafından cevaz verilmiş olsa dahi, dikkatsizlik ve özen yükümlülüğünün ihlal edildiği hallerde doktorlar eylemlerinden kast ve taksir çerçevesinde sorumludurlar.

Doktorların hatalı müdahalelerinden dolayı açılacak maddi, manevi tazminat ve ceza davaları için ofisimizin uzman avukatları ile görüşebilir, hukuki destek alabilirsiniz.

Doktorların hukuki sorumluluklarından doğan doğan davalarda hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip edebilirsiniz.