doktor.hukuki.sorumluluk.alfa.avukatlik.01

Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Genel Anlamıyla Doktorlar, Müdahaleler ve Sorumlulukları

Doktorun Hukuki Sorumluluğu bahsedilebilmesi için bazı temel kavramlardan bahsedilmesi gerekmektedir. Yaşam hakkı, kişiler arasında herhangi bir ayrım gözetilmeksizin her insanın en temel ve vazgeçilemez hakkı olarak görülmektedir. İnsanın doğumundan itibaren yaşamının sonuna kadar hayatının bir parçası olan sağlık, fiziksel olduğu kadar sosyal ve ruhsal yönden de kişinin mevcut bir hastalığı olmaması olarak tanımlanabilir.

Sağlık bilimlerinin bir dalı olan tıp biliminin temel felsefesi insanı yaşatmak üzerinedir. Tarihi antik çağlara, insanlığın varoluşuna kadar dayanan tıp; kişinin sağlıklı halinin devamını ve bozulan sağlığın düzeltilmesini ve hastalıkların önlenmesi de amaçlayan bilim ve sanat dalıdır. Tıbbın babası olarak bilinen ve hekimlerin mesleklerine başlamadan önce ettikleri yemine adı verilmiş olan Hipokrat, bir aforizmasında “her şey insana yardım etmek içindir, ama önce zarar vermeden” demiştir. Bu yazımızda doktorun hukuki sorumluluğuna değinilecektir.

TIP VE HUKUK

Şüphesiz ki çok kutsal bir göreve sahip olan tıp biliminin uygulamacıları ve geliştiricileri olan doktorlar, bilim ve sanatlarının doğası itibariyle insan vücudu üzerinde tedavi ve müdahaleler gerçekleştirmektedirler. Doktor; kanunla yetkilendirilen tıp mesleğinin icracılarıdır. Bu husus 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun m. 1’de; “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır.” şeklinde ve kesin surette düzenlenmiştir.

Hekimler tarafından gerçekleştirilen tedavi ve müdahaleler, hastaları sağlığına kavuşturabileceği gibi, hastalar üzerinde geçici veya kalıcı problemlere de neden olabilir. Bu sebeptendir ki, yanlış, hatalı veya eksik uygulanan tedaviler ve müdahaleler sonucu doğan zararlarda hukuk bilimine ihtiyaç duyulmaktadır.

Sosyal devlet ilkesi gereğince devletler, vatandaşlarını yaşatma, sağlıklı yaşamlarını sürdürme ödevini yüklenmiş olup, bu ödevini kamu ve özel sağlık kuruluşlarını denetleyerek yerine getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de sosyal bir devlet olduğu anayasada belirtildikten sonra, vatandaşın tedavi edilme ve sağlıklı yaşam sürme hakkı T.C. Anayasası m.56’da “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Devlet herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal kurumlardan yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir.” olarak düzenlenmiştir.

TIP HUKUKUNA İLİŞKİN TEMEL DÜZENLEMELER

Anayasamızın 90. maddesi, usulüne uygun yürürlüğe konmuş uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu ifade etmektedir. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” ve “Lizbon Bildirgesi” gibi birçok bildiri ve sözleşmede, hekimlerin ve tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğu hakkında düzenlemelere yer verilmiştir.

Tıbbi müdahaleler ile ilgili en temel ulusal düzenleme anayasamızın 17. ve 56. maddelerinde bulunmaktadır. Anayasa m.17’de “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.” vatandaşın tıbbi müdahale hakkı ve tıbbi müdahalelerin sınırı kesin bir şekilde düzenlenmiştir.

Aynı şekilde 1930 yılında yürürlüğe giren 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile de sağlık politikaları ve sağlık hizmetlerinin uygulanmasına dair esaslar düzenlenmiştir. Kanunun amacı m. 1’de “Memleketin sıhhi şartlarını ıslah ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklar veya sair muzır amillerle mücadele etmek ve müstakbel neslin sıhatli olarak yetişmesini temin ve halkı tıbbi ve içtimai muavenete mazhar eylemek umumi Devlet hizmetlerindendir.” olarak belirtilmiştir.

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi de hekimlerin ve diş hekimlerinin deontoloji bakımından uymakla yükümlü oldukları hükümleri düzenleyen tüzüktür. Türk Tabipler Birliği Kanunu’nun 7. Maddesi gereğince tabipler birliğine kayıtlı olan doktorların ve diş hekimlerinin bu tüzükte belirlenen hükümler ile bağlı olduğu belirtilmiştir. Tüzüğün 2. maddesinde hekimlerin ve diş hekimlerinin öncelikli görevinin insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine özen ve hürmet göstermesi olduğu ifade edilmiştir.

Tıbbi müdahaleler, hasta ve doktorların sorumlulukları ve hastanelerin sorumluluk ve yükümlülüklerinin ihlali halinde uygulanması gereken müeyyideleri belirleyen açık bir kanunun bulunmaması, günümüzde yaşanan uyuşmazlıkların çözümlenmesinde zorluk ve eksikliğe neden olmaktadır. Uyuşmazlıkların çözümünde genellikle yukarıda belirtilen uluslararası anlaşmaların, kanunların, yönetmeliklerin ve tüzüklerin ilgili maddeleri ile 6098 s. TBK’nın haksız fiili düzenleyen genel hükümleri uygulanmaktadır. Tıbbi müdahalelerin cezai sorumluluğu kapsamında ise ilgili 5237 s. TCK hükümleri uygulama alanı bulmaktadır.

MALPRAKTİS (TIBBİ HATA) KAVRAMI VE TIBBİ MÜDAHALE

Tıbbi malpraktis kavramı; Türk Tabipler Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları 13. maddesinde “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “hekimliğin kötü uygulaması” anlamına gelir.” şeklinde tanımlanmıştır. “Ülkemizde “hekim hatası”, “doktor hatası”, “tıbbî hata”, “tıbbî hizmetlerin kötü uygulanması”, “tıbbî yanlış uygulama” gibi kavramlar kullanılmaktadır. “Tıbbî hatayı” bir doktorun tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte acemilik veya kurallara uymama sonucu tedavi ve bakım standartlarına uymayan davranışları ile hastasına zarar vermesi olarak tanımlamak mümkündür.”

Tanım olarak; tıbbi müdahale, kişilerin ruh ve beden sağlığına yönelik herhangi bir noksanlığı veya hastalığı teşhis, tedavi etmek; tedavinin mümkün olmadığı hallerde hastalığı hafifletmek, ilerlemesini ve kötüye gitmesini önlemek, acıları dindirmek, ortaya çıkmamış ama çıkması muhtemel hastalıkları önlemek ya da yasadan kaynaklı olarak nüfus planlaması amacıyla yapılan, kanunun yetkilendirdiği kimselerce, tıp biliminin öngördüğü genel kural ve esaslar uyarınca gerçekleştirilen her türlü faaliyettir. Biyotıp Sözleşmesi’ni açıklayan raporda tıbbi müdahale “Müdahale terimi, tüm tıbbi hareketleri, özellikle önleyici bakımı, teşhisi, tedaviyi, rehabilitasyonu veya bu kapsamdaki araştırmaları kapsayacak kadar geniş anlaşılmalıdır.” olarak ifade edilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tıbbi müdahalelerin; izin verilen risk kapsamında gerçekleştirildiğini, izin verilen riske hukuken belirli ölçüde müsaade edildiğini, özellikle hekimler olmak üzere müdahale sonrasında risk veya tehlike oluşabilecek durumların çekince yaratmaması, uygulamacıların ceza tehdidi ile karşı karşıya kalmaması için izin verilen riskin hukuka uygun kabul edilmesi gerektiğini, müdahalelerin ve neticelerinin belirlenen kurallar çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini, bu takdirde uygulamacıların sorumluluğunun doğmayacağını, ancak konunun uzmanı olmayan hekimin müdahaleyi üstlenmesinin izin verilen risk kapsamında değerlendirilemeyeceğini ifade etmiştir.

Yine bahsi geçen Yargıtay C.G.K. kararında tıbbi hata; “Doktorun, tıbbi müdahale sırasında; standart uygulamayı yapmaması, bilgi, beceri veya deneyim eksikliği ile yanlış ya da eksik teşhis veya tedavide bulunması, gerektiği ölçüde ilgi ve itina göstermemesi veya hastaya gereken tedaviyi vermemesi neticesinde tehlike ve zarar oluşturan eylemleri tıbbi hata olarak kabul edilecektir.

Tedavi sonrası bakım ve kontrol yükümlülüklerine aykırılıkların da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ön muayenesinin eksik yapılması, hastanın anamnezinin (geçmiş bilgisi) ya hiç ya da gerektiği gibi alınmaması veya gerekli tetkiklerin yapılmaması teşhis aşamasında; gereken tıbbi müdahalenin hiçbir şekilde yapılmaması, ameliyat sırasında hastanın vücudunda yabancı madde unutulması, yanlış tedavi yöntemi seçilmesi, yanlış ilaç verilmesi, hastanın veya müdahale edilecek uzvun karıştırılması, müdahalenin ölçüsüz bir şekilde yapılması, hijyen kurallarına dikkat edilmemesi veya hatalı ameliyat tarzının benimsenmesi de uygulamada tedavi aşamasında görülen tıbbi hata örneklerindendir.” şeklinde tanımlanmış ve açıklanmıştır.

Komplikasyon ise; doktorun elinde olmaksızın, müdahale sırasında özenli, dikkatli ve hukuka uygun olarak hareket etmesine rağmen, öngörülemeyecek ve engellenemeyecek şekilde vakıanın karışıklaşması, farklı etkiler göstermesi ve hekimliğin kötü uygulanmasından kaynaklanmayan zararların meydana gelmesi olarak tanımlanabilir. Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olarak gerçekleşebilmesi için birtakım şartların sağlanması gerekmektedir. Şartları belirtmek gerekirse;

Tıbbi Müdahaleyi Gerçekleştirmeye Yetkili Kişiler

Hastalara yapılacak fiziksel tedavi ve müdahaleler yetkili kişiler tarafından gerçekleştirilmelidir. Tıbbi müdahalede bulunma yetkisine haiz olanlar kanunda düzenlenmiştir. Bu kişiler; hekim, diş hekimleri, ebeler, sağlık memurları, hastabakıcı hemşireler, sünnetçiler ve diş protez teknisyenleridir. Acil tıp teknisyenlerinin de belirli tıbbi müdahalelerde bulunabilecekleri ayrıca düzenlenmiştir.

Müdahalenin Amacı Kanuna Uygun Olmalıdır

Tıbbi müdahalenin temel amacı insanı yaşatmaktır. Bu doğrultuda müdahaleler tedavi, teşhis ve önlemek şeklinde kanunda belirtilen amaçların dışına çıkılmadan gerçekleştirilmelidir. Örneğin; gebeliğin sonlandırılması için müdahalenin gerçekleştirilmesinin sınırları Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre 10 haftalığı geçen gebelikler istisna durumlar hariç sonlandırılamazlar.

Hastanın Aydınlatılması ve Tıbbi Müdahaleye Rızası

Aydınlatma

Avukatlık mesleğinde olduğu gibi doktor-hasta ilişkisi de güven temeline dayanmaktadır. Hastalar, doktorların koyduğu teşhislere, uygulanması gereken tedavilere, oluşan ve oluşabilecek risklere güvendiği gibi, doktorlar da kendileri tarafından tespiti mümkün olmayan hususlarda hastaların verdikleri bilgilere güvenerek hareket etmek zorundadır.

Bu temel güven ilişkisinin yanında, doktorların hastalarını uygulanması gereken tedavilerin sonuçları hakkında aydınlatması gerekmektedir. Belirtilen yükümlülük Hasta Hakları Yönetmeliği m. 31’de “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır…” şeklinde düzenlenmiştir. Ayrıca ilgili yönetmeliğin 7. maddesinde “Hasta, sağlık hizmetlerinden nasıl faydalanabileceği konusunda bilgi isteyebilir…” denilerek hastanın bir aydınlatılma hakkının varlığı düzenlenmiştir.

Yaşanan hukuki uyuşmazlıklarda en çok karşılaşılan eksiklik; gerçekleşen müdahale hakkında hastanın yeteri kadar açık ve net aydınlatılmamış ya da hiç aydınlatılmamış olmasıdır. Yapılan tıbbi müdahalenin hukuka uygun olması ve müdahalede bulunan doktorun veya yetkili kişinin müdahale sonucu vukuu bulabilecek kötü hallerden sorumlu olmamasını sağlayan husus, hastanın müdahale hakkında yeteri kadar açık ve net aydınlatılmış olmasıdır.

Yine Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 25. maddesi gereğince “Kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; hasta kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahiptir. Bu halde, tedavinin uygulanmamasından doğacak sonuçların hastaya veya kanuni temsilcilerine veyahut yakınlarına anlatılması ve bunu gösteren yazılı belge alınması gerekir.” hastanın tedaviyi reddetme hakkı bulunmaktadır.

Ayrıntılı olarak aydınlatılmış hastanın rızası, müdahalenin hukuk düzenince korunmasını sağlamaktadır. Aksi halde, rızanın alınmadığı ya da hastanın yeteri kadar ayrıntılı olarak aydınlatılmadığı müdahalelerde, müdahaleyi gerçekleştiren kişinin hukuki ve cezai sorumluluğu ortaya çıkmaktadır. Ceza hukuku bakımından aydınlatma bir yükümlülüktür.

Keza aydınlatmanın yapılmadığı müdahalelerde her ne kadar hastanın rızası olsa dahi bu rıza geçersizdir ve müdahale hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Rızanın geçersizliğine gerekçe olarak; aydınlatmanın yeteri kadar ya da hiç yapılmamış olması durumunda hastanın neye rıza gösterdiğini bildiğini varsaymak mantık çerçevesi dışında kalmaktadır. Zira hastanın uygulanacak tedavinin kapsamı hakkında yeteri kadar bilgilendirilmesi, altyapının oluşturulması gerekmektedir.

Aydınlatmanın kapsamını belirleyen herhangi bir kural hukukumuzda bulunmamakla birlikte, hastaya ne kadar bilgi verilmesi gerektiği sübjektif bir değerlendirme ölçütü olduğundan dolayı bu durum hakkında bir kural koymak da oldukça zordur. Mevcut hal ile, her somut olay için ayrı bir değerlendirme yapılmalıdır.

Aydınlatmanın derecesi, verilecek bilgilerin kapsamı, çeşitli faktörler doğrultusunda değişkenlik göstermektedir. Genellikle hastanın tıbbi durumundan ve müdahalenin aciliyetinden temel iki faktör olarak bahsedebiliriz. Acil tıbbi müdahalenin gerektiği zorunluluk hallerinde aydınlatmadan vazgeçilebilir.

Bilinci olmayan, ölmek üzere olan hastaya aydınlatma yapılması gerektiğini söylemek, müdahalenin geç veya hiç yapılmamasına sebep olabilir. Bu tür durumlarda doktorlar aydınlatma yükümlülüğü altında olmadan, gerekli ve zorunlu tıbbi müdahaleyi yapmakla yükümlüdürler.

Gerçekleştirilecek olan tıbbi müdahaleyi uygulayacak olan doktor, aydınlatma yükümlülüğünü de üstlenmiş olmaktadır. Birden fazla doktorun tıbbi müdahalede bulunacak olması durumunda ise, her doktor kendi ihtisas alanı kapsamında aydınlatma yükümlülüğüne sahiptir. TMK. m.16 gereğince vücut bütünlüğü kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır ve hasta küçük veya kısıtlı olsa dahi aydınlatma hastaya karşı gerçekleştirilmelidir. Müdahalenin önemini kavrayamayacak olan küçükler hakkında ise, aydınlatma yasal temsilcilerine yapılmalıdır.

Yukarıda bahsedildiği üzere, hastanın rızasının geçerli olduğunu söyleyebilmek için, neye rıza gösterdiğini bilmesi gerekmektedir. Bu halde, aydınlatmanın nasıl yapılacağı ve ispat külfeti hususu üzerinde durmak gerekirse; Aydınlatmanın yapılması için herhangi bir şekil şartı bulunmamaktadır, aydınlatma sözlü ya da yazılı olarak yapılabilir.

Uygulamada genellikle yazılı ve matbu formlara imza attırılması suretiyle yazılı olarak aydınlatma yapıldığı görülmektedir. Matbu formlar aracılığıyla aydınlatma yapılması, aydınlatmanın kişiye özgü olmaması ve yeteri kadar ayrıntı içermemesi nedeniyle eleştirilere sebep olmaktadır. Her somut olayda, formların ve içerdiği bilgilerin olay ile bağlantılı olup olmadığı hakim veya bilirkişiler tarafından incelenmelidir. Hastanın aydınlatıldığına dair ispat külfeti hekimin üzerine bırakılmıştır.

Ülkemizde kişi başına düşen doktor sayısının düşük olması sebebiyle; doktorların yoğun iş yükü altında çalışmaları da göz önünde bulundurulduğunda aydınlatma yapılmadan ya da matbu formlar doldurulmak üzere aydınlatma yapılarak tedavi ve müdahalelerin uygulamada çok sık gerçekleştiği kaçınılmaz bir gerçektir.

Rıza

Kişinin kendi vücut bütünlüğü üzerindeki tasarruf yetkisi kanunlar sınırlandırılmıştır. Kişinin hayatı, vücut bütünlüğü ve sağlığı hakkında yapacağı tasarruflar, zorunluluk hali olmadıkça kanunlara aykırı olamaz.

Gerek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde koruma altına alınan vücut bütünlüğü kavramı, anayasamızın 17. maddesinde de ayrıca ve açıkça belirtilerek koruma altına alınmıştır. Anayasa’da “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz…” denilerek zorunluluk hali hariç olmak üzere tıbbi müdahalelerde kişinin rızasının aranması gerektiği belirtilmiştir.

Ayrıca TMK. m.24/2’de “Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” şeklinde düzenleme yapılarak vücut bütünlüğüne karşı yapılan saldırılara karşı manevi tazminat yoluna gidilebileceği açıklığa kavuşturulmuştur.

5237 s. TCK. m. 26/2’de “Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.” şeklinde kanun hükmü bulunmakla birlikte, doktorların yaptıkları her tıbbi müdahaleden dolayı cezai olarak sorumlu olmayacakları düzenlenmiştir. Aksi halde, örneğin ameliyat sırasında hekimlerin neşter ile hasta üzerinde kesik açması ve benzer nitelikte tüm müdahaleler TCK’da belirtilen kasten adam yaralama suçunun oluşmasına neden olacaktır.

Tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunu sağlayan aydınlatılmış hastanın rızası, istisna haller hariç bizzat kendisi tarafından açıklanmalıdır. Yeteri kadar aydınlatılan, artısı ve eksisiyle müdahalenin sonuçlarını kavrayan hasta, rızasını açıkladığı anda bu rıza hukuken etki doğurmaya başlayacaktır.

Aynı şekilde, hasta, tedaviyi ret hakkını kullanabilmek için neyi reddettiğini ve meydana gelebilecek sonuçları bilmelidir. Tıbbi müdahale veya tedavi başladıktan sonra da, hasta tedavinin durdurulmasını isteyerek ret hakkını kullanabilir. Ancak Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24/6. maddesi gereğince tıbbi müdahaleye verilen rızanın müdahaleye başlandıktan sonra geri alınması, ancak tıbbi yönden yaşamsal sakınca bulunmaması halinde mümkün olacaktır. Hastanın rıza yeteneğinin olup olmadığının denetlenmesi yine doktorun yükümlülüğüdür.

Her ne kadar Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24. maddesinde ve TŞSTİDK’nın 70. maddesinde “Hastanın küçük veya kısıtlı olması durumunda temyiz kudretine sahip olup olmadıklarına ilişkin bir ayrım yapılmaksızın veli veya vasisinin izni aranmaktadır” şeklinde küçükler ve temyiz gücüne sahip olmayanlar için gerekli rızanın hastanın kanuni temsilcilerinden alınacağına dair düzenleme bulunsa dahi, Anayasanın 90. Maddesine uygun olarak yürürlüğe girmiş özel nitelikte düzenleme olan 2003 tarihli Biyotıp Sözleşmesi; tıbbi müdahaleye maruz kalacak temyiz gücüne sahip küçüğün rızasının esas alınacağını, temyiz kuvvetine haiz olmaması halinde yasal temsilcilerinin rızasının geçerli olacağını düzenlemiştir. Kanaatimce usulüne uygun olarak yürürlüğe giren, daha yeni tarihli ve özel bir sözleşme olan Biyotıp Sözleşmesi’nin esas alınması gerekmektedir.

Hasta tarafından tıbbi müdahaleye verilecek rızanın yazılı veya sözlü ve açık ya da zımni olması mümkündür. Fakat kanun koyucu bazı hallerde hastanın yazılı rızasını aramıştır. Belirtmek gerekir ki, hastanın kendisine uygulanacak her türlü müdahaleye rıza verdiğine dair genel beyanları hukuken geçersiz sayılmaktadır.

Kişinin kendi yaşam hakkı üzerinde tasarrufta bulunabilmesi de kanun koyucu tarafından yasaklanmıştır. Hayatın bir gerçeği olan intihar hali her ne kadar pratik olarak engellenemese dahi, kişi doktordan kendi yaşamına son verilmesini isteyemez. Hekimin böyle bir teklifi kabul etmesi ve uygulaması halinde kasten adam öldürme suçundan sorumlu olacağı belirtilmelidir.

Değinilmesi gereken bir diğer nokta ise, varsayımsal rıza olarak nitelendirilen rızadır. Varsayımsal rıza; hastanın bilincinin kapalı olduğu ve normal rızanın pratik koşullar gereğince alınamaması halinde hastanın rızasının olduğunun varsayılması halidir. Doktor, hastanın dini ve kültürel görüşlerine uygun olarak rızasının olup olamayacağını araştırmalıdır. Hasta hakkında bilgi edinilememesi durumunda ise hastanın menfaatlerine uygun müdahale edilmelidir.

5237 s. TCK. m.57 koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbiri uygulanabileceğini düzenlemiştir. Yine aynı kanunun 191. ve 227. Maddelerinde mahkemelerin tedavi uygulanmasına karar verebileceği düzenlenmiştir. Hakimin kararının olduğu hallerde hastanın rızası aranmaz. 5271 s. CMK.’da belirli koşulların gerçekleşmesi halinde, delil elde amacıyla kişiye muayene yapılmasına dair düzenlemeler yer almıştır.

Tıbbi Zorunluluk

Tıbbi müdahaleler bir tıbbi zorunluluğa (endikasyon) dayanmalıdır. Tıbbi müdahale tedavi amacıyla yapılmalıdır. Doktorun tıbbi müdahalede bulunabilmesi için bu müdahaleyi haklı kılan bir neden olmalıdır. Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m.13/3’te hekimin tıbbi müdahaleyi hastalığı teşhiş, tedavi veya kişiyi hastalıktan koruma amacıyla yapabileceği açıkça belirtilmiştir.

Doktorun yapacağı tıbbi müdahale; hastaya sağlık kazandırma, hastayı tedavi etme amacıyla gerçekleştirilmelidir. Anayasamızın 17. maddesinde tıbbi zorunluluk ve kanunda yazılı haller haricinde kişinin vücut bütünlüğüne müdahalede bulunulamayacağı açıkça düzenlenmiştir. Kişinin kendi vücuduna ya da hayatına müdahalede bulunması herhangi bir yaptırıma bağlanmamışken, TCK. m.84’te intihara yönlendirme suçu düzenlenmiştir.

Kişinin kendi bedeni üzerinde mutlak tasarrufta bulunabilme hakkı olmadığından, kendisine karşı işlenecek suçlara öncesinden rıza vermesi mümkün değildir.

Tıbbi endikasyon; tıbbi, psikolojik ve sosyal sebeplerle ortaya çıkabilir. Tıbbi endikasyon hallerinde iyileştirme amacı bulunmaktayken, psikolojik ve sosyal endikasyon halleri ise daha farklıdır.

Psikolojik endikasyon halinde hastanın psikolojisinin iyileştirilmesi, takıntılarının ortadan kaldırılması ve daha sağlıklı bir bakış açısı kazanması için tıbbi müdahalenin gerekliliği söz konusudur.

Örnek vermek gerekirse; hastanın kemerli olan burnu yüzünden kendini kötü hissetmesi ve fiziksel olarak herhangi bir sağlık problemi olmasa dahi, estetik müdahale ile kemerin düzeltilerek hastanın daha mutlu, takıntısından kurtulacak olması psikolojik endikasyon örneğidir.

Sosyal endikasyon ise kişinin toplumdan dışlanmaması, toplum kültür ve geleneklerine ayak uydurması amacıyla yapılması gerekli olan tıbbi müdahaleler olarak tanımlanabilir. Ülkemizde sosyal endikasyonun en somut örneği erkek bireylerin sünnet edilmesidir.

Doktorun Tıbbi Müdahalelerde Özen Yükümlülüğü

Doktorlar tarafından gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerin hukuka uygun olması için, müdahale o günün bilimsel standartlara uygun, tıp otoritelerince kabul edilmiş, doktor tarafından gerekli özen ve dikkat gösterilmiş olmalıdır. Olası risklere karşı doktor tarafından gerekli önlemler alınmış olmalıdır.

Objektif Özen Yükümlülüğü

Objektif özen yükümlülüğü; ortalama, makul bir doktorun söz konusu tıbbi müdahalenin gerçekleştirilmesi sırasında göstereceği özen ve dikkat olarak tanımlanabilir. Belirleyici faktör, ortalama bir doktorun tıbbi müdahale sırasında neyi yapması veya neyi yapmaktan kaçınması gerektiğidir. Hekimi Tıbbi müdahalenin hukuka aykırılığından sorumlu tutmak için objektif özen yükümlülüğünün varlığı nazara alınır.
Doktorun objektif özen yükümlülüğünü ihlal ettiği durumlarda TCK. kapsamında taksir söz konusu olacaktır. TCK.’nın 22. maddesinde taksir “Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. “Hukuki anlamda taksir, failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi şeklinde olabileceği gibi, neticeyi öngördüğü halde istememesi şeklinde de ortaya çıkar”

Sübjektif Özen Yükümlülüğü

Sübjektif özen yükümlülüğü ise; doktorun kişisel özelliklerinin, bilgisinin, tecrübesinin ve uzmanlık alanının dikkate alınarak özen yükümlülüğünün belirlenmesidir. Örnek vermek gerekirse; bir üniversite hastanesindeki profesör ünvanlı doktor ile köy sağlık ocağındaki doktorun aynı başarı ile tedavi müdahalede bulunması beklenemez.

Özen Yükümlülüğüne Aykırı Davranılması

Doktor-hasta ilişkisi temelinde bir vekillik ilişkisidir. “Vekil vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur.

Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (BK.321/1 md.). O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1 maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise, doktor sorumlu tutulmamalıdır.”

Doktorun tıbbi müdahale sırasında özen yükümlülüğüne aykırı davranması halinde doktorun hukuki ve cezai sorumluluğu söz konusu olacaktır. Hukuki olarak maddi ve manevi tazminat söz konusu iken cezai olarak kast ve taksir ile ortaya çıkan TCK. kapsamındaki suçlardan bahsedilebilir.

Doktorun tıbbi müdahaleden hem hukuki hem de cezai sorumluluğunun kabulü için müdahale ile haksız fiil, suç arasında illiyet bağı bulunmalıdır. “Ceza hukuku bakımından tipik neticenin sorumluluk doğurması, yapılan hareket ile meydana gelen uygun netice arasında mutlaka nedensellik bağının kurulmasını gerektirir”. Üçüncü kişilerin (kusursuz sorumluluk halleri hariç olmak üzere) ve doğa olaylarının meydana getirdiği neticelerden kimsenin sorumlu tutulması mümkün değildir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu bir kararında; “…Belirtmek gerekir ki, doktorun standartlara ve bilimsel kurallara uygun olarak özenli bir şekilde müdahale yapıp yapmadığı belirlenirken yaptığı müdahale sonucunda hastanın şifa bulması değil, kurallara uygun müdahalede bulunup bulunmadığı göz önüne alınmalıdır.” şeklinde açıklamada bulunmuş, özen yükümlülüğüne aykırı müdahale halinde hukuki ve cezai açıdan sorumlu olacağını ifade etmiştir.

Özen Yükümlülüğüne Kasten Aykırılık

5237 s. TCK.’nın 21. maddesinde kast ve olası kast tanımlanmış olup, kastın var olabilmesi için bilmek ve istemek unsurlarının varlığının arandığı belirtilmiştir. Doktorun belirli bir kast ile hareket ederek tıbbi hata gerçekleştirmesi sonucunda sorumluluğunun mevcut olacağı aşikardır.

Doktorluğun amacı olan yaşatma ve iyileştirme ilkelerine aykırı olarak, kasten hastaya zarar veren doktorun TCK.’da belirtilen suçları işlemiş olacağı, hatta mesleğinin elverişliliğini ve kamu görevlisi olmasını bir avantaj kullanarak bu suçları işlemesi halinde suçların nitelikli hallerinin kapsamına gireceği de belirtilmelidir.

Doktoru kasttan sorumlu tutabilmek için hastanın herhangi bir zarar uğramış olması ve bu zararın doktorun bilgisizliği ve becerisizliğe sebebiyle meydana gelmiş olması yeterli değildir. Doktorun zarar vermek amacıyla hareket etmesi gerekmektedir. Hukukumuzda ötenazinin yasak olması, hiçbir şekilde kabul görmemesi sebebiyle, ötenazi yapan doktorun kastan insan öldürme suçundan cezai olarak sorumlu olacağı şüphesizdir.

Öğretide “ihmal suretiyle icrai suç” olarak nitelenen, ihmal suretiyle kasten insan öldürme ve ihmal suretiyle kasten insan yaralama suçlarının doktorlar tarafından işlenebileceği şüphesizdir. İhmali davranışın varlığının kabulü için, kişinin yasadan veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülük altında olması ve bu yükümlülüğe aykırı davranış gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Özen Yükümlülüğüne Taksirle Aykırılık

5237 s. TCK. m.22’de taksir hükümleri düzenlenmiştir. Kanunun lafzından ve kanun koyucunun amacından da anlaşılacağı üzere, kişinin taksirle suç işlemesi için; suçun taksirle işlenebileceğinin kanunda açıkça belirtilmiş olması, kişinin neticeyi öngörememiş olması gerekmektedir. Kişinin neticeyi öngörmesi ancak istemesi halinde ise cezanın ağırlaştırılması, bilinçli taksirden hüküm kurulması gerektiği ifade edilebilir.

Doktorun taksirle sorumluluğuna gidilebilmesi için özen yükümlülüğünün ihlali edilmesi gerekmektedir. Mesleki taksir; “mesleğin icrası sırasında ve ifası nedeniyle ortaya çıkan dikkatsizlik, tedbirsizlik, özensizlik, acemilik ile emir ve mevzuata aykırılık olarak” ifade edilmiştir. Tıp hukukunda malpraktisin, mesleki taksirin bir çeşidi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Hastanın yanlış uzvuna cerrahi müdahale yapılması, hastayı görmeden ilaç verilmesi sonucu hastanın kötüleşmesi, dikkatsizlik ve özensizlik sebebiyle hastaya yanlış veya eksik müdahale yapılması gibi örnekler, doktorun taksirle cezai sorumluluğunun mevcut olduğu hallerdir.

HATALI TIBBİ MÜDAHALELER

Teşhis Hatası Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Teşhis esnasında hata tek başına sorumluluk için yeterli görülmemektedir. “Hekim, sanatının kurallarına göre ve zorunlu tüm zamanı ve dikkati harcayarak hastasını muayene ettikten sonra özenle teşhisini koymuş, uygun tedaviyi tavsiye edip tıbben kabul edilen ilkelere uygun biçimde bunu uygulamışsa, ihmal veya tedbirsizlik nedeniyle kınanmaktan kurtulur. Burada önemli olan, hekimin, teşhis koyabilmek için gerekli araştırmaları tamamlamış, bilinen tüm yöntemlere başvurmuş ve sonuçlar üzerinde tıp biliminin gereklerine göre dikkatli ve özenli bir değerlendirme yapmış olmasıdır”.

Hekim, hastasının öyküsünü dinler, gerekli tahlilleri ve tetkikleri yaptırır ve elde ettiği verilerle hastaya bir teşhis koyar. Günümüz teknolojik imkanlarının (MR, Tomografi, ultrason vb.) da kullanılarak gerekli incelemeleri yapılması gerekirken yapmayan doktorun ciddi bir kusuru oluşacaktır.

Hastaların yaşadıkları psikolojik sorunları konuşarak çözme sanatını, tedavisini gerçekleştiren psikologların da hastalara yanlış tanılar ve teşhisler koyması mümkündür. Psikolojik olarak problemlerini atlatması mümkün olan hastaların, yanlış tanı sebebiyle daha kötü vaziyete gelmeleri kaçınılmazdır.

Örneğin; Psikoloğun, hastanın depresyonda olduğuna dair yanlış tanı koyması, özen yükümlülüğüne aykırı olarak depresyon hastaların intihara meyilli olduğunu hastaya belli etmesi ve akabinde intihar düşüncesine sahip olmayan hastanın psikoloğun söylemlerinden sonra intihar etmesi durumunda psikoloğun cezai bakımdan intihara yönlendirme suçundan sorumlu olacağı düşünülmektedir.

Tedavi Hatası Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nde, hekimin hastasına uygulayacağı tedavi yöntemini seçmekte özgür olduğu düzenlenmiştir (TDN. m. 6/2.). Hekimler meslek etik kuralları, tıbbi gelişmeler doğrultusunda ve özen yükümlülüğünce somut olaya en uygun tedavi yöntemini seçmelidir.

“Hekim, vicdanı, mesleki bilgisi ve tecrübesi ile hastasına farklı –yeni ya da daha geleneksel nitelikli- bir tedavi yöntemini uygulamayı tercih edebilir. Doktorun, bu konuda hastasına, gerekli ve yeterli bilgiyi vermesi son derece önemlidir.” Ancak doktor hastası üzerinde geliştirilmekte olan bir tedavi yöntemini denememeli, hastasını denek olarak kullanmamalıdır.

Hastaya yanlış tedavinin uygulanması ve yanlış ilaç verilmesi de tedavi hatası olarak kabul edilir ve doktorun sorumluluğu söz konusu olur. İlaç tedavisi ile iyileştirilmesi mümkün olan hastaya cerrahi operasyon yapılması, ilacın yanlış bölgeye uygulanması, ilaç dozunun yanlış ayarlanması gibi durumlarda da doktorun kusurlu olduğunun kabulü gerekmektedir.

Yine hastanın psikolojik olarak tedavisini gerçekleştiren psikologların da malpraktis kapsamında yükümlülüklerinin ve yükümlülükleri doğrultusunda sorumluluklarının olduklarını kabul etmemiz gerekmektedir. Örnek vermek gerekirse; psikologlar tedavi ve görüşme sırasında objektif ve psikoloji biliminin gerekliliklerine uygun davranmakla mükelleflerdir.

Psikoloğun kendi görüşlerine göre hastayı yönlendirmesi, kendi doğru yanlışları doğrultusunda hastada kanaat oluşturmak suretiyle hastanın daha kötü psikolojik sorunlar yaşamasına neden olması durumlarında psikologların yanlış tedavi yöntemi uygulaması sebebiyle sorumlulukları söz konusu olabilir.

Müdahalenin ve tedavinin gerçekleştirilmesinin akabinde, doktorlar gerçekleştirilen müdahalenin durumunu takip etmeli, hastanın aniden yaşayabileceği atak ve problemlere karşı önlem almalıdır. Bu husus mesleki özen yükümlülüğünün bir parçasıdır. “Tedavi sonrasında uygulanmak üzere, doktor tarafından hastaya verilmesi gereken bilgiler ve yapılması gereken önemli uyarılar olabilir.

Doktor, bunları eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür ancak hastanın da bu konuda aktif katılımına ve işbirliğine ihtiyacı vardır. Örneğin, hastanın yapması ya da yapmaması gereken fiziksel hareketler, uygulaması gereken diyet, düzenli kontrole gelmesi gibi. Diğer yandan, doktorların ilaçları denetlemek gibi bir yükümlülükleri olmasa da, önerdikleri ve reçeteye yazdıkları ilaçlar ile ilgili bilgiyi hastalarına sağlamaları gerekir”. Bu durumlarda doktorun hukuki sorumluluğuna gidilebilir.

Müdahalenin Gerçekleştirilmemesi Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Müdahalenin doğru zamanda, doğru yerde, doğru şekilde ve doğru kişi tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Tıbbi müdahalenin erken, geç ya da hiç yapılmaması tıbbi hataların en temeli olarak söylenebilir.

Hastanın rızasının gerekmediği tıbbi aciliyet durumunda doktorun ameliyatı genişletmesi, daha kapsamlı hale getirmesi gerekirken yapmaması, sonlandırması doktorun kusuru olarak değerlendirilir. Unutulmamalıdır ki kutsal bir görev üstlenen doktorların birincil amacı insanı yaşatmaktır.

Bu hususta Yargıtay 4. Ceza Dairesi 11.02.2004 tarihli kararında özetle “…Trafik kazası sonucu hastaneye yaralı getirilen ölenin, görevli doktor ve hemşire olan sanıklar tarafından yeterli kontrol ve muayene ile gelişen klinik bulgulara uygun müdahale yapılmadığından ölmesi olayında, Yüksek Sağlık Şurası raporuna göre de 4/8 kusurlu kabul edilmeleri karşısında; tüm dosyaların Adli Tıp Kurumuna yollanarak, sanıkların savsamalarının olup olmadığı, sanıkların yasal sorumluluklarını yerine getirseler dahi ölümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda rapor alınıp, ölüm kaçınılmaz ise görevi savsama, ölümde bu savsama etkili ise taksirle ölüme neden olma suçundan hüküm kurulmalıdır.” şeklinde hüküm kurarak tıbbi müdahalede erken, geç ya da hiç bulunulmaması halinde doktorun sorumlu olacağını ifade etmiştir.

Ayrıca, çocuğun doğumunun arzu edilmemesi halinde, kişinin yasal sınırlamaları doktorun geç müdahalesi sebebiyle kaçırmasında da doktorun sorumluluğuna gidilebileceği aşikardır.

Ön Muayenenin Eksik Yapılması Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Hastanın muayene sırasındaki fiziki sağlık durumunun yanında etkin bir şekilde hikayesinin de alınması gerekmektedir. Yanlış bir tanı koyulmaması için gereken tüm bilgiler toplandıktan sonra doktor tarafından teşhis konulmalıdır. Doktor yalnızca hastanın anlattığı öyküsü ile hareket etmemeli, ancak hastanın verdiği bilgileri de göz ardı etmemelidir.

Örneğin “doktor, hastayı, ailesinde şeker hastalığı ya da tansiyon problemi olup olmadığı yolunda sorguladığında ve olumsuz yanıt aldığında, yine de tedbirli olması, tetkik ve araştırmalar ile hastadan aldığı bilgileri teyit etmesi ve daha sonra müdahalede bulunması gerekir.” Ön muayenenin eksik yapılması halinde de doktorun hukuki sorumluluğundan söz edilebilir.

Cerrahi Müdahaleden Sonra Hastanın Vücudunda Yabancı Cisim Unutulması Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Ülkemizde ve tüm dünyada belki de en sık karşılaşılan, doktorun dikkatsizliği ve özensizliği nedeniyle kusuruna verilebilecek en basit örnek, hastanın vücudunda yabancı cisim unutulması halidir. Bu durum, hukuk fakültesi öğrencilerine taksirden dolayı sorumluluk anlatılırken en çok verilen örnektir.

Cerrahi tıbbi müdahaleler sırasında kullanılan tıbbi aletlerin hastanın vücuduna açılan kesikte veya benzeri bir şekilde hastanın vücudunun içerisinde unutulması, hastada kalıcı hasarlar oluşturabilmekte, hatta hastanın ölümüne sebep olabilmektedir.

Hastanın vücudunda cisim unutulması; doktorun gerekli dikkat ve özeni göstermemesi, standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği sebepleriyle hukuki ve cezai kusurunun oluşmasına neden olur.

Unutulan cisim sargı bezi gibi basit ve büyük hasarlara yol açmayacak cisim olabileceği gibi, neşter gibi aşırı derecede keskin ve tehlikeli bir alet de olabilir.

Bu tür olaylar maddi ve manevi zararlara yol açan, ölümle bile sonuçlanabilen olaylardır. “Bazı hekimler, bu durumun en tecrübeli hekimlerin dahi başına gelebileceğini belirterek, şanssızlık olarak nitelemektedir.” Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 14.02.1983 tarihli bir kararında hekimlerin ihmali davranışlarından dolayı hafif de olsa kusurlu olacaklarını, ihmalin ağır ve hafif olarak iki derecesinin bulunduğunu, doktorların, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorunda olduğunu, kusurun saptanmasında objektif ölçünün esas alınması gerektiğini, belirterek konuya açıklık getirmiştir.

Ayrıca Yüksek Sağlık Şurası’nın tespitlerinin ceza mahkemelerini bağlayacağı kanunla düzenlenmiş olsa dahi, hukuk mahkemelerini bağlayacağına dair bir düzenleme olmaması dolayısıyla, tazminat davası gereğince Yüksek Sağlık Şurası’nın görüşünün gereksiz olduğunu, hastanın içerisinde unutulan yabancı cismin başlı başına ağır ihmal neticesinde kusurun oluştuğunu, haksız fiile mağrur kalan hastaya tazminat ödenmesi gerektiğini açık olarak ifade etmiştir. Ancak hastanın birden fazla ameliyat olması ve yabancı cismin hangi ameliyat dolayısıyla hastanın vücudunda unutulduğunun tespit edilememesi nedeniyle illiyet bağı kurulamayabilir.

DOKTORLARIN MESLEKİ SORUMLULUK SİGORTASI

2010 yılında Resmî Gazete’de yayınlanan Üniversite ve Sağlık Personelini Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 8. maddesi 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a ek madde ekleyerek, doktorların mesleki sorumluluk sigortası yapması zorunluluğunu düzenlemiştir.

Mesleki sorumluluk sigortasının tanımını yapmak gerekirse; “bu sigorta türü sorumluluk esasına dayanır ve bu sorumluluğun temelini kişinin icra ettiği meslek ile yüklenmiş olan “özel özen gösterme” yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması veya kişinin mesleki yeterliliği dahilinde kusurlu, eksik ve yanlış hareket etmesi durumunda üçüncü şahısların maruz kalacağı zarar oluşturmaktadır.”

Tanımdan da anlaşılacağı üzere, doktorların mesleki sorumluluk sigortası; doktorların mesleklerini icra ettikleri sırada dikkatsizliklerinden, özensizliklerinden vb. sebeplerden kaynaklanan tıbbi hataları sebebiyle doğan sorumlulukları kapsamında, aleyhlerine tazminata hükmedilmesi halinde tazminatın sigortacı tarafından ödenmesini sağlamaktadır. Doktorlar yapacakları her müdahalede tazminat endişesi yaşamaktan kurtulmaktadırlar.

Ancak mesleki sorumluluk sigortasına, katlanılması gereken bir maddi külfet olması sebebiyle sıcak bakılmamaktadır. Ülkemiz koşullarında doktor başına düşen hasta sayısının bir hayli fazla olması sebebiyle doktorların iş yükü altında ezildiği bir gerçektir.

Tıp fakültelerinin niceliğinin ve özellikle niteliğinin artırılarak doktor başına düşen hasta sayısının azaltılması ile daha özenli, dikkatli ve işlevsel tıbbi müdahalelerin gerçekleşmesi, mesleğini daha rahat icra eden doktorların ve tedaviden mutlu ayrılan hasta sayısının artırılması mümkündür.

SONUÇ

Tıp hukuku çerçevesinde, doktorların mesleklerini icra ettikleri, hastaların ise tıbbi müdahale, tedavi sırasında karşılaştıkları hataların neler olduğu, doktrinde ve uygulamada tıbbi hatadan kaynaklanan sorumluluğun nasıl değerlendirildiğini ve doktorların sorumluluğu halinde hukuki ve cezai sonuçlarının neler olduğuna dair genel bir değerlendirme ve açıklama yapılmaya çalışılmıştır.

Malpraktis kavramı, ülkemizde tıbbi hata anlamını ifade etmektedir. Doktorların tedavi ve tıbbi müdahaleler sırasında kendilerinden beklenen özen yükümlülüğüne ve mevzuatta düzenlenen hükümlere aykırı davranması halinde, tıbbi hataların olumsuz sonuçlarından hukuki ve cezai olarak sorumlu olduklarının, sorumluluklarının kapsamının ve sonuçlarının genel hatlarıyla neler olduğu bu çalışmada açıklanmaya çalışılmıştır.

Hukukun ve hukuki düzenlemelerin hayatımıza yansıması olan uygulama kısmında, hukuki değerlendirmenin son mevkii olan Yargıtay Ceza ve Hukuk Daireleri tarafından verilen kararların bir kısmı incelenmiştir.

Ceza daireleri, özen yükümlülüğünün ihlali, tedbirsizlik ve dikkatsizlik halleri neticesinde meydana gelen neticelerde illiyet bağının kesilmemiş olduğu durumlarda doktorların cezai olarak hatalı tıbbi müdahalelerden sorumlu olduğunu kabul etmiştir.

Benzer şekilde, Hukuk daireleri de doktorların sorumluluğunun söz konusu olduğu hallerde meydana gelen tıbbi hataları haksız fiil olarak nitelendirmekten çekinmemiş, tazminat yükümlülüğünün varlığına dair içtihat oluşturmuştur.

Özel Dairelerin zaman zaman çelişkili kararlar vermesi sebebiyle Genel Kurul tarafından incelenen kararlarda görüş birliğinin olduğunu belirtmemiz faydalı olacaktır.

Gerek Özel Dairelerce, gerekse Genel Kurullarca verilen kararların gerekçelerinin kanuna, hayatın gerçeklerine ve hakkaniyete uygun olması sebebi ile Yargıtay’ın içtihat haline gelmiş görüşlerine katıldığımızı bildirmemiz gerekmektedir.

Kutsal bir mesleği icra etmekte olan doktorlarımızın, genellikle iş yükü altında ezildikleri hallerde meydana gelen hatalı tıbbi uygulamalardan, izin verilen risk ve komplikasyon halleri hariç olmak üzere sorumlu olduğu aşikardır. Hasta ile doktor arasındaki ilişki vekalet sözleşmesi kapsamında kalmaktadır.

Vekil, istenilen sonucu kesin surette gerçekleştirmek yükümlülüğü altında olmasa dahi, istenilen sonuç için elinden gelen dikkati ve özeni göstererek hareket etmelidir. Doktorların hukuki sorumlulukları ancak gereken özenin ve dikkatin gösterilmediği hallerde mevcuttur.

Doktorların Cezai sorumlulukları ise sanatlarını insan vücudu üzerinde icra etmeleri sebebiyle çok daha kolay söz konusu olmaktadır. Vücut bütünlüğüne aykırı olarak yapılan müdahalelere her ne kadar kanun tarafından cevaz verilmiş olsa dahi, dikkatsizlik ve özen yükümlülüğünün ihlal edildiği hallerde doktorlar eylemlerinden kast ve taksir çerçevesinde sorumludurlar.

Doktorların hatalı müdahalelerinden dolayı açılacak maddi, manevi tazminat ve ceza davaları için ofisimizin uzman avukatları ile görüşebilir, hukuki destek alabilirsiniz.

Doktorların hukuki sorumluluklarından doğan doğan davalarda hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip edebilirsiniz.

Comments are closed.