fazla.çalışma.ücreti.alfa.avukatlık.01

Fazla Çalışma Ücreti

Fazla çalışma ücreti, işçinin kanuni sınırlar dışında çalışmasını ifade eder. Fazla çalışmanın sürelerinin ne kadar olduğu kanunda düzenlenmiştir. Ülkemizde işverenler tarafından işçilere sıklıkla fazla mesai yaptırılmaktadır. İşçinin fazla çalışma ücretine hak kazanması, fazla çalışma ücretinin nasıl hesaplanacağı konularını yazımızda inceleyeceğiz.

İş Kanunu’na Göre Ücret

Fazla çalışma ücretinden bahsedilebilmesi için öncelikle bazı temel kavramların açıklanmasına ihtiyaç vardır. 4857 sayılı İş Kanunu m. 32/1’de genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır. İş sözleşmesinin tarafları, asgari ücretin altında kalmamak kaydıyla sözleşme özgürlüğü çerçevesinde ücretin miktarını serbestçe kararlaştırabilirler.

Taraflar arasında ücretin tutarı konusunda uyuşmazlık çıkması halinde ücret, Türk Borçlar Kanunu’nun 401. maddesi gereğince emsal ücrete göre tespit edilmektedir. Bu madde işverenin, işçiye sözleşmede veya toplu iş sözleşmelerinde belirlenen, sözleşmede belirlenmemesi halinde ise asgari ücretten az olmamak üzere emsal ücreti ödemekle yükümlü olduğu hususlarında düzenlemeler içermektedir.

Fazla Çalışma Ücreti Nedir?

4857 sayılı İş Kanunu 63. maddesi çalışma süresi başlığı altında, “Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırkbeş saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır” denilmektedir.

İş Kanuna İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’ne göre fazla çalışma; İş Kanunu’nda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmalar olarak tanımlanmıştır. Fazla çalışmanın her saati için işçiye verilecek ücret, normal çalışma ücretinin saat başına düşen tutarının yüzde elli yükseltilmesi suretiyle ödenmesi gerekmektedir.

İşçiye Zorla Fazla Mesai Yaptırılabilir Mi?

Fazla çalışma yaptırmak için işçinin yazılı onayının alınması gerekmektedir. İşçinin onay vermemesi durumunda işveren tarafından işçiye fazla mesai yaptırılamaz. Bu nedenle işverenin işçiye zorla fazla mesai yaptırması mümkün değildir.

İşçi, fazla çalışma için verdiği onayı vermiş olsa dahi onayı geri alabilir. Fazla çalışmak istemeyen işçi, otuz gün öncesinden işverene yazılı bildirmek şartıyla verdiği onayı geri alabilir.

Fazla Çalışma Ücreti Nasıl İspat Edilir?

Mahkeme önünde fazla çalışma yaptığını öne süren işçi bu iddiasını ispatlamakla mükelleftir. İşçi fazla çalışma sürelerini yazılı delilerle ispatlayabileceği gibi tanık beyanlarıyla da ispatlaması mümkündür. Uygulamada işçinin fazla mesai yaptığı iddiası genellikle tanıklarla ispatlanmaktadır.

Dinlenilecek tanıkların işyerinde çalışma düzenini bilecek konumda olmaları önem arz etmektedir. İşyerinde çalışması olmayan kişilerin beyanları bu yönde yeterli olmaz. Tanıklar işyeri çalışanlar olabileceği gibi, işyeri yakınlarında olup da işyerindeki çalışma gün ve saatler konusunda bilgi sahibi kişilerden de olabilmektedir.

Fazla Çalışma Ücretinin Ödendiği Nasıl İspatlanır?

İşçi tarafından fazla mesainin yapıldığının tanıklar yoluyla ispatlanması halinde, işçinin fazla çalışma ücretine hak kazandığı kesin hale gelir. Bu durumda artık işveren, işçinin hak ettiği fazla mesai ücretini ödediğini ispat etmekle yükümlüdür.

Burada işveren, fazla mesai ücretini ödediğini tanık yoluyla ispat edemez. İşveren, zayıf konumda bulunan işçiye karşı ödeme itirazını usulünce ispatlamalıdır. Yargıtay uygulamasına göre, işveren fazla çalışma ücretinin ödendiğini yazılı delille olarak ispatlamalıdır. İşveren, ödeme itirazını ücret bordrosu veya banka dekontlarıyla ispatlamalıdır.

Fazla Çalışma Ücreti Bakımından Ücret Bordrolarının Delil Niteliği

Ücret bordrolarının delil olarak nitelendirilmesi ya da sunulan bordoların içeriğinde farklı hususlar bulunması konusunda Yargıtay genelde şu temel ilkeleri esas almıştır.

  • İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. İşçinin imzasını taşıyan bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği var sayılır.
  • İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği görülüyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ispatı yazılı delille mümkün olmaktadır. Bu delillere örnek olarak işyeri puantaj kayıtları, takograf, kamu kurumlarına ait resmi kayıtlar gösterilebilir.
  • İşçi bordroyu imzalasa dahi, bordro üstünde işçinin daha fazla alacağının bulunduğu şerh (ihtirazi kayıt, çekince) olması halinde fazla çalışma ispatı her türlü delille yapılabilmektedir.
  • Bordronun imzasız olması halinde ise, fazla çalışma her türlü delille ispatlanabilir.
  • Bordroların bir kısmın imzalı bir kısmının imzasız olması halinde imzalı olanlar için tanık dinlenilmez. Bordroları imzalı aylara dair fazla çalışmalar kesin delille ispatlanabilir.

Fazla Çalışma Ücreti Nasıl Hesaplanır?

Fazla çalışma saat ücreti, normal çalışma saat ücretinin yüzde elli fazlasıyla ödenmelidir. İşçiye fazla çalışma yaptığı saatler için normal çalışma ücreti ödenmişse, bu halde sadece kalan yüzde elli zamlı kısmı ödenecektir.

Fazla çalışma ücreti hesaplanırken çalışmanın ait olduğu dönem ücretiyle hesaplanması gerekmektedir. Bu hesaplama ücretinin kabaca formülü şu şekildedir;

Fazla çalışma ücreti = güncellenmiş saat ücreti x 1,5 x çalışılan hafta sayısı x haftalık fazla çalışma süresi

Yargıtay’a Göre Fazla Çalışma Ücreti Hesaplanması

İş davalarında mahkemeler ve dosyada rapor hazırlayan bilirkişiler, Yargıtay’ın verdikleri emsal kararlar doğrultusunda hesaplama yaparlar.

Fazla çalışma, genel tatil ve hafta ücretleri fesih tarihindeki ücret üzerinden değil, hak kazanılan döneme ait çıplak brüt ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, feshin tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki brüt asgari ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, fesih tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki bürüt asgari ücrete oranlanmalı (bölünmeli) be bir kat sayı tespit edilmeli, hak kazanılan dönemlere ait brüt asgari ücret 225’e bölünerek, davacının saat ücreti belirlenmeli, bulunan saat ücreti ile kat sayı çarpılarak dönem ücretleri güncellenmelidir.

Yargıtay’ın Fazla Mesai Hesaplama Yöntemi

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2016 tarihli kararında (Yargıtay 9. HD 2014/30839 E. -2016/3851), fazla çalışma ücretini detaylıca şu şekilde hesaplamıştır;

“Fazla çalışma, genel tatil ve hafta ücretleri fesih tarihindeki ücret üzerinden değil, hak kazanılan döneme ait çıplak brüt ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, feshin tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki brüt asgari ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, fesih tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki bürüt asgari ücrete oranlanmalı (bölünmeli) be bir kat sayı tespit edilmeli, hak kazanılan dönemlere ait brüt asgari ücret 225’e bölünerek, davacının saat ücreti belirlenmeli, bulunan saat ücreti ile kat sayı çarpılarak dönem ücretleri güncellenmelidir.

Fazla çalışma ücreti = güncellenmiş saat ücreti x 1,5 x çalışılan hafta sayısı x haftalık fazla çalışma süresi

Davacı fazla çalışma ücretini net miktar olarak talep etmiş ise, yukarıda hesaplanan brüt 27,49 TL fazla çalışma ücretinden önce %14 oranında SGK işçi payı ve %1 oranında da işsizlik sigortası primi kesintisi yapılarak gelir vergisi matrahı bulunur, bulunan matrah üzerinden % 15 oranında gelir vergisi kesintisi yapılır ayrıca brüt 227,49 TL üzerinden (hesaplama tarihi itibariyle) binde 7,59 oranında damga vergisi kesintisi yapılır, tüm kesintiler toplanır ve 227,49 TL’den çıkartılarak net rakama ulaşılır.

 Fazla Çalışma Yapılamayacak Haller

İş Kanuna İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’yle bazı işçilerin fazla çalışma yapması yasaklanmıştır.  Bu kişiler;

  • 18 yaşından küçük olan işçiler,
  • Gebe veya yeni doğum yapmış ve çocuk emzirmekte olan işçiler,
  • Kısmi süreli iş sözleşmesine bağlı olarak çalışan işçiler,
  • Yer altında çalıştırılan maden işçileri,
  • Onayları iş sözleşmesiyle ya da sonradan verilmiş olan ancak sağlık durumu nedeniyle çalışamayacak durumda olan işçiler,

Fazla çalışma yapması yasaklı olup, işverence işçilerin fazla çalışma yapmaya zorlanması halinde işçinin haklı fesih hakkı doğmaktadır.

Fazla Çalışma Ücretinin Zamanaşımı

Hukukta her alacak için bir zamanaşımı süresi kararlaştırılmıştır. Her ne kadar bu zamanaşımı alacak kalemini ortadan kaldırmaz ise de yapılan itiraz nedeniyle söz konusu alacak borçludan talep edilememektedir. İlgili mevzuata göre, fazla çalışma ücreti talebi 5 yıl içinde zamanaşımına uğrar. Bu süre, fazla çalışma sürecinin yaşandığı andan itibaren başlar. Dolayısıyla, işçilerin haklarını korumak ve zamanında talepte bulunmak için bu süre sınırlamasını dikkate almak önemlidir.

Fazla çalışma ücretleri hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Tebligatın mavi zarfla yapılmasının aranması aşırı şekilcilik olur.

Tebligatın mavi zarfla yapılmasının aranması aşırı şekilcilik olur.

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, E. 2019/6004 K. 2019/8960 T. 23.5.2019

“Somut olayda; ipotek borçlusu K2’a çıkartılan satış ilanı tebligatının 16.4.2018 günü, muhatabın adresten ayrıldığından bahisle iade edildiği, borçlunun mernis adresine, “adresin muhatabın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresi olduğu belirtilerek, bu adrese Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesi uyarınca tebligat yapılacağına dair “meşruhat” bulunan tebligatın 04.5.2018’de tebliğ edildiği, tebligat zarfının ise beyaz renkli olduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda, şikayete konu tebligatta, kanun ve yönetmeliğe uygun olacak şekilde, tebliğin, Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesine göre yapılacağına ilişkin usulüne uygun meşruhat bulunduğu nazara alındığında tebliğin usule uygun yapıldığı anlaşılmaktadır.

Tebligatın açık mavi zarfla yapılmasının aranmasının ise, aşırı şekilcilik olduğunun, icra dairelerinde mavi renkli zarf bulunmaması halinde, beyaz renkli zarfa usulüne uygun şekilde söz konusu şerhin yazılması halinde, salt zarfın beyaz renkli olması nedeniyle usulsüz olduğu sonucuna varılamayacağının kabulü gerekir.”

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Şikayetten vazgeçme iştirak eden sanığa da sirayet eder.

Şikayetten vazgeçme iştirak eden sanığa da sirayet eder.

3. Ceza Dairesi, E. 2018/5246 K. 2018/13100 T. 18.9.2018

“Sanık … ve … hakkında müşteki …’nu kasten yaralama suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik temyiz talebinin incelenmesinde;

Mağdur …’nun kovuşturma aşamasında 25/09/2012 tarihli duruşmadaki ifadesinde; sanık … hakkında şikayetçi olup, davaya katılmak istediğini ve sanıklardan Necati dışındakilerden şikayetçi olduğunu beyan ettiğinin görüldüğü, mağdurun sanık … hakkındaki şikayetinden vazgeçmesinin, 5237 sayılı

TCK’nin 73/5. maddesi uyarınca iştirak halinde suç işlediği anlaşılan diğer sanık …’ye de sirayet edeceği, bu haliyle sanıklardan şikayetten vazgeçmeyi kabul edip etmedikleri hususu da sorularak sonucuna göre, mağdur …’e yönelik soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı olan TCK’nin 86/2. maddesi uyarınca kasten basit yaralama suçlarından TCK’nin 73/4-5 ve CMK’nin 223/8. maddeleri uyarınca kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi gerekip gerekmediği değerlendirilmeden, yazılı şekilde sanıkların mahkumiyetlerine dair karar verilmesi,

Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebeplerle, 6723 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı BOZULMASINA, 18.09.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.”

 

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası Alfa Avukatlık 01

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası

Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine aykırı şekilde düzenlenen arsa payları, bu arsa payı üzerinde mülkiyet sahibi olan kişilerin menfaatlerini zedeleyebilmektedir. Zira arsa payı, mülkiyet hakkı sahibine birtakım haklar tanımaktadır. Bu nedenle hatalı olarak düzenlenen arsa payının düzeltilmesi için arsa payının düzeltilmesi davası açılmaktadır.

Arsa Payı Ne Demektir?

Arsa payının 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nda tanımı yapılmıştır. Buna göre arsa payı, arsanın Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yazılı esasa göre bağımsız bölümlere tahsis edilen ortak mülkiyet paylarına denir.

Kat mülkiyetine yahut kat irtifakına konu edilen bir yapıdaki bağımsız bölümlerden her biri için özgülenen mülkiyet payı arsa payı olarak adlandırılabilir. Ancak gerçekte paylara ayrılan şey arsanın kendisi değil bağımsız bölümler üzerindeki mülkiyettedir.

Arsa Payı Nasıl Belirlenir?

Arsa payının belirlenmesinde, bağımsız bölümün konumu, bulunduğu kat, kullanım alanı, konut veya iş yeri gibi kullanma amacı, cephesi, manzarası, güneş veya rüzgâr gibi çevresel etkenler, ısınma ve aydınlatma sistemleri, mimari ve fiziksel özellikleri ve eklentiler gibi unsurlar dikkate alınır.

Örneğin aynı katta, aynı ölçüde, aynı mimari yapıda ve aynı kalitede olan 2 bağımsız bölümden birisinin deniz manzarasına sahip olması onun arsa payının daha yüksek olmasına sebep olabilir.

Kat Mülkiyeti Kanunu’nda 2007 tarihinde yapılan değişiklikten sonra arsa paylarının belirlenmesi, inşaat projesini hazırlayan mimar, mühendis ve konusunda uzman kişilerce yapılmaktadır. Böylece arsa payının tespiti teknik verilere göre belirlenmektedir.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası

Arsa payının düzeltilmesi davasının açılabilmesi için bazı şartların bulunması gerekir. Bu nedenle dava açmadan önce dava şartlarının oluşup oluşmadığının tespit edilmesi önemlidir. Arsa payının düzeltilmesi davası niteliği gereği bir tespit davasıdır.

Arsa payının düzeltilmesi davasıyla birlikte, bağımsız bölüm için tespit edilen arsa payı yapılacak yargılama neticesinde yeniden hesaplanmakta yahut doğruluğu kontrol edilmektedir. Eğer ki arsa payının değerinin bağımsız bölümün özellikleriyle örtüşmediği ve arsa payının daha yüksek olması gerektiği tespit edilirse, mahkemece arsa payının düzeltilmesine karar verilmektedir.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası İçin Aranan Şartlar

Bağımsız bölüm üzerinde mülkiyet sahibi olan kişi tarafından arsa payının düzeltilmesi davası açılabilmesi için öncelikle davacının korunmaya değer güncel hukuki yararının bulunması gerekir. Ayrıca davacı dava açmakta iyi niyetli olmalıdır.

Dava açılabilmesi için bağımsız bölüm için öngörülen arsa payı oranının hatalı olarak düzenlenmiş yahut hiç düzenlenmemiş olması gerekir. Aksi halde davacının dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı kabul edilir.

Kanun koyucu, ana taşınmazda boş arsa payı bırakılmayacağını düzenlemiştir. Kat Mülkiyeti Kanunu m. 5’te, “Anagayrimenkulde, kat mülkiyetine bağlanmamış veya lehine kat irtifakı kurulmamış arsa payı bırakılamaz” denilerek buna işaret edilmiştir. Dolayısıyla boşta arsa payının bırakılmış olması halinde arsa payının düzeltilmesi davası açılabilir.

Keza taşınmazdaki ortak yerler için veya eklentiler için arsa payı öngörülmüş ise arsa payının düzeltilmesi davası açılabilecektir. Zira arsa payı ancak bağımsız bölümler için özgülenebilir. Dolayısıyla arsa payları düzenlenirken yanlışlıkla ortak yerlere veya eklentilere arsa payı verilmiş ise hukuki yararı bulunan her bir mülkiyet sahibi arsa payının düzeltilmesini isteyebilecektir.

Açıkladığımız üzere arsa payı kat mülkiyeti yahut kat irtifakı kurulmuş yapılar hakkında düzenlenmektedir. Dolayısıyla arsa payının düzeltilmesi davası açılabilmesi için, taşınmazın kat mülkiyeti veya kat irtifakı niteliğini devam ettiriyor olması gerekir. Örneğin ana taşınmazın yıkılmış olması halinde, kat mülkiyeti yahut kat irtifakı sona erecektir. Dolayısıyla yıkılan bir taşınmaz hakkında arsa payının düzeltilmesi davası açılamaz.

Kat mülkiyeti kanununa göre, arsa payının tespitinde ana taşınmazın maliki yahut tüm paydaşları tarafından imzalanan ve içeriği mimar veya mühendisler tarafından düzenlenip belediye tarafından onaylanan proje esas alınır. Diğer bir ifadeyle bağımsız bölümlerin nitelikleri belediyece onaylı proje üzerinden tespit edilir ve buna göre arsa payının tespiti yapılır. Bu nedenle paydaşların tümü tarafından imzalanarak kabul edilen ve belediyece onaylanan projenin bulunması halinde, bağımsız bölüm malikinin arsa payının düzeltilmesi davasını açabilmesi mümkün değildir. Zira bağımsız bölüm maliki, daha önce hazırlanmış olan projeyi kendi rızasıyla onaylamış ve imzalamıştır.

Bağımsız Bölümde Sonradan Yapılan Değişiklikler

Bağımsız bölümlerde, ortak alanlarda veya ana taşınmazın yapısında sonradan yapılan değişiklikler arsa payının düzeltilmesi davasında dikkate alınmaz. Diğer bir ifadeyle ana taşınmazda arsa payları düzenlendikten sonra bağımsız bölümlerde tadilat yapılmış olması yahut mimari değişiklik yapılmış olması, bağımsız bölümün değerini arttırmış olsa bile buna dayanarak arsa payının düzeltilmesi istenemez.

Nitekim bu konuda Kat Mülkiyeti Kanunu m. 3/2’de, “Bağımsız bölümlerden her birine bu fıkra uyarınca tahsis edilen arsa payı, o bölümlerin değerinde sonradan meydana gelen çoğalma veya azalma sebebiyle değiştirilemez” denilmektedir.

Sonuç olarak, bağımsız bölümlerde tadilat yapılması nedeniyle bağımsız bölümün değeri artsa bile sonrada yapılan bu değişiklikleri için arsa payı oranının arttırılması için dava açılamaz.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davasını Kimler Açabilir?

Kat Mülkiyeti Kanunu m. 3/2’de, “Arsa paylarının bağımsız bölümlerin payları ile oranlı olarak tahsis edilmediği hallerde, her kat maliki veya kat irtifakı sahibi, arsa paylarının yeniden düzenlenmesi için mahkemeye başvurabilir” denilmektedir.

Bu hükme göre arsa payının düzeltilmesi davası kat maliki veya kat irtifakı sahibi tarafından açılabilir. Bu kişilerin vefat etmesi halinde ise mirasçılarının dava açma hakkı bulunmaktadır.

Bağımsız bölümü sonradan satın alan kişiler de dava hakkı vardır. Yani yeni malik arsa payının düzeltilmesi davası açabilir.

Kanunda sayılan bu kişiler dışındaki kişilerin, örneğin kiracının arsa payının düzeltilmesi davası açma hakkı yoktur.

Arsa Payının Düzeltilmesi Davası Kime Karşı Açılır?

Arsa payının düzeltilmesi davasında, davanın kabulüne karar verilmesi durumunda arsa payları yeniden hesaplanır. Bu durumda diğer arsa payı sahiplerinin arsa paylarının değişmesi muhtemeldir.

Bu sebeple arsa payının düzeltilmesi davası, davacı dışındaki diğer tüm bağımsız bölüm sahiplerine karşı açılmalıdır. Zira dava neticesinde verilecek karar diğer bağımsız bölüm sahiplerinin arsa paylarını değiştirebilecek, dolayısıyla bağımsız bölüm sahibinin menfaati bundan etkilenecektir.

Yargıtay da arsa payının düzeltilmesi davalarında diğer tüm bağımsız bölüm maliklerinin davalı olarak gösterilmesi gerektiğine hükmetmiştir.

20. HD., E. 2017/5442 K. 2019/1190 T. 20.2.2019

“Dava; 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun 3. maddesi kapsamında, anataşınmazın bağımsız bölümlerine ait arsa paylarının değerlerine göre yeniden belirlenerek tapuya tescil edilmesi istemine ilişkindir.

Davanın niteliği gereği yargılamanın sonunda verilecek karar, dava konusu anataşınmazdaki tüm bağımsız bölümlerin tapuda kayıtlı maliklerinin hukukunu da yakından ilgilendirdiğinden, hükmün infazının sağlanabilmesi açısından usul ekonomisi ilkesi gözetilerek, dava konusu anataşınmazın bağımsız bölümlerinin tamamını gösterir son tapu kayıtları celbedilip, bağımsız bölüm maliklerinin davaya dahil edilmesi ve sonrasında tarafların tamamının iddia ve delilleri doğrultusunda oluşacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken, izah edildiği şekilde eksik ve yetersiz inceleme ile yukarıda anılan kanuni gereklilikler de dikkate alınmaksızın hüküm kurulması doğru görülmemiştir.”

Arsa Payının Düzeltilmesi Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme

Görevli mahkeme, Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre sulh hukuk mahkemesidir. Nitekim Kat Mülkiyeti Kanunu ek madde 1’de, “Bu Kanunun uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlık sulh mahkemelerinde çözümlenir” denilmektedir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 12 gereğince, “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir” denilmiştir. Dolayısıyla arsa payının düzeltilmesi davasında yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yerdeki sulh hukuk mahkemesidir.

Arsa payının düzeltilmesi davası her zaman açılabilir mi?

Bağımsız bölüm maliklerinden her biri güncel hukuki menfaatlerinin olduğunu ispatlamak şartıyla arsa payının düzeltilmesini her zaman isteyebilirler. Dolayısıyla arsa payının düzeltilmesi davasında herhangi bir zaman aşımı yahut hak düşürücü süre yoktur.

Bununla birlikte ana taşınmazın yıkılması yahut yok olması halinde kat mülkiyeti veya kat irtifakı son bulacağından, bu durumda arsa payının düzeltilmesi davası açılamaz.

Kentsel Dönüşümlerde Arsa Payının Önemi

Ülkemizde kentsel dönüşüm süreci oldukça hızlanmıştır. Yaşanan depremler nedeniyle vatandaşlar kentsel dönüşüme girerek binalarını yenilemek istemektedirler. Arsa payı, kentsel dönüşüm süreçlerinde bağımsız bölüm maliklerine birtakım haklar tanımaktadır.

Kentsel dönüşüm 6306 sayılı Kanun’da yer alan hükümlere göre yürütülmektedir. Kentsel dönüşüm kararının verilmesinde arsa payı temel ölçüttür. Zira kanun koyucu, kentsel dönüşüm kararında aranan üçte iki çoğunluk arsa payı esasına göre belirlenmektedir. Bu nedenle bağımsız bölüm sahiplerinin oy hakları bakımından arsa payının doğru tespit edilmesi oldukça önemlidir.

Keza kentsel dönüşüm sürecinde kentsel dönüşüm kararına katılmayan maliklerin bağımsız bölümlerinin satılması gündeme gelebilmektedir. Bu tür durumlarda açık arttırma usulüyle yapılan satışlarda bedelin ödenmesi bakımından arsa payı dikkate alınacaktır.

Diğer yandan kentsel dönüşüm neticesinde bina yıkılacağı için, daha sonrasında arsa payının düzeltilmesine ilişkin dava açılamaz. Dolayısıyla kentsel dönüşüm sürecine girmeden önce, bağımsız bölümlerin esasını etkileyecek derecede hata barındırıyorsa arsa payının düzeltilmesi davasının açılması faydalı olabilir. Kentsel dönüşüm süreci bittikten sonra dava açılamayacağından, haklarının zedelenmemesi adına sürecin avukat tarafından yürütülmesi önemlidir.

Arsa payının düzeltilmesi davasıyla ilgili daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

E Devletten Dava Sorgulama

E-Devlet’ten Dava Sorgulama

E-Devlet Nedir? Dava Sorgulama Nasıl Yapılır?

E-Devlet, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanabildiği, birçok devlet kurumu hizmeti aracılığıyla kuruma gitmeden işlem yapılabilen bir dijital platformdur. Bu sistem vatandaşların çeşitli kamu ve kamu tüzel kişilerinin hizmetlerine kolayca erişebilmesi için tasarlanmıştır. Çoğu işlemi internet üzerinden yapabilmeye olanak sağlamaktadır. Günümüzde artan dava yoğunluğu dikkate alındığında, binlerce vatandaşın E-Devlet’ten dava sorgulama yöntemini araştırdığı görülmektedir. Davalar ve davaların mevcut durumu hakkında bilgi almak için E-Devlet sistemi kullanılabilir. Bu makalede, vatandaşların E-Devlet üzerinden nasıl dava sorgulayabileceğini adım adım açıklayacağız.

E-Devlet’e Giriş ve Şifre Alma

E-Devlet sistemine giriş yapabilmek için öncelikle PTT aracılığıyla T.C. kimlik numaranıza ya da yabancı kimlik numaranıza atanmış bir şifre alınması gerekmektedir. E-Devlet şifre alma ücreti 2023 yılı için 2 TL olarak belirlenmiştir. PTT şubeleri aracılığı ile alınan şifre ile sisteme girmek için E-Devlet giriş sayfasında T.C. kimlik numarası ve PTT’den alınan şifrenin girilmesi gerekmektedir. PTT üzerinden alınan şifre ile ilk defa sisteme giriş yapıldığında yeni şifre oluşturulmalıdır. O aşamada iletişim bilgileri ve yeni şifre girilerek E-Devlet sistemine tam olarak giriş yapılmaktadır.

E-Devlet’ten Dava Sorgulama

Sisteme giriş yapıldıktan sonra E-Devlet’ten dava sorgulamak için sayfanın üst kısmında yer alan arama kutusuna “dava sorgulama” yazarak çıkan seçeneğe tıklanması gerekmektedir. Bir başka yöntem olarak anasayfada yer alan kurumlar ve hizmetler kısmından Adalet Bakanlığı seçilebilir. Açılan sayfada dava dosyası sorgulama butonuna basılması gerekmektedir.

Yine açılan sayfada dava dosyası sorgulama ve icra dosyası sorgulama şeklinde 2 farklı seçenek görünecektir. Bu aşamada kullanıcı dava dosyalarını görüntülemek için “Dava Dosyası Sorgula” butonuna, icra dosyalarını görüntülemek için “İcra Dosyası Sorgulama” butonuna tıklamalıdır.

Açılan ekranda hakkınızda açılmış veya tarafınızca açılmış herhangi bir dava dosyası bulunmaması halinde “Adınıza açılmış ya da müdahil olduğunuz bir dava kaydı bulunamamıştır.” şeklinde yanıt çıkacaktır. Yine hakkınızda açılan ya da tarafınızca açılan herhangi bir icra dosyası bulunmaması halinde “Adınıza açılmış ya da müdahil olduğunuz bir icra dosyası kaydı bulunamamıştır.” şeklinde yanıt çıkacaktır.

Adınıza açılmış herhangi bir dava ya da icra dosyası bulunması halinde kayıtlar liste olarak gösterilecektir. Çıkan listede Adli Birim adı, Dosya Yıl/No, Açılış Tarihi ve Taraf Rolü hakkında detaylar görünecektir. Yine dosyaların sağında bulunan “Detay Görüntüle” butonuna basılarak dosya hakkında detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Bu bilgiler içerisinde duruşma tarihi, dosya durumu, dava türü ve taraflar gibi detaylar incelenebilir.

İcra dosyasının yanında bulunan “Detayları Görüntüle” butonuna basıldığında ise, dosyanın alacaklısı, borçlusu, varsa üçüncü kişiler, dosya açılış tarihi ve diğer detaylar görüntülenebilir.

E-Devlet’ten yapılan Dava Sorgulama kısmında dosyanın içerisindeki evrakların görüntülenmesi mümkün değildir. Dosya içerisindeki evrakları, daha detaylı bilgileri, bir başka söylemle dosyanın tamamının görüntülenebilmesi için UYAP Vatandaş Portal’a giriş yapılmalıdır. UYAP Vatandaş Portal aracılığı ile dosyanın içerisindeki tüm evrakları, dosya hesabını, taahhüt ve reddiyat bilgilerini görüntüleyebilir, kart veya internet bankacılığı ile dosyaya ödeme yapabilirsiniz.

Sonuç olarak, e-Devlet’ten dosya sorgulamak için yukarıda anlatılan adımları izleyebilir, daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

E-Devlet üzerinden Dosya ve Dava sorgulamak için buradan E-Devlet giriş sayfasına gidebilirsiniz.

terk.nedeniyle.boşanma.davası.03

Terk Sebebiyle Boşanma Davası

1. Türk Medeni Kanunu’na Göre Terk Nedeniyle Boşanma Davası

Terk sebebiyle boşanma davası, boşanma davaları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Terk, evlilik birliği sürerken eşlerden birisinin ortak konuttan haklı bir sebep olmadan sürekli olarak ayrılmasıdır. Eşlerden birinin evi terk etmesi boşanma sebepleri arasında sayılmaktadır. Bu durumda evi terk eden eşe karşı TMK m. 164’e göre terk sebebiyle boşanma davası açılabilir.

IV. Terk

MADDE 164

Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim veya noter tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.

Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim veya noter, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

Belirtmek gerekir ki, terk nedeniyle boşanma davası teknik ve hukuki bilgi gerektiren bir dava olup, mutlaka alanında uzman bir avukattan hukuki danışmanlık almanız tavsiye edilmektedir. Bu hususta detaylı bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

2. Terk Nedeniyle Boşanma Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme

Terk nedeniyle boşanma davasının hangi mahkemede açılacağı sıklıkla sorulmaktadır. Boşanma davalarında yetkili mahkeme, TMK’nın 168. maddesinde düzenlenmiştir. Terk nedeniyle boşanma davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.

II. Yetki

MADDE 168

Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.

Terk nedeniyle boşanma davalarında görevli mahkeme aile mahkemesidir. Aile mahkemesinin bulunmadığı yargı çevrelerinde ise asliye hukuk mahkemesi aile mahkemesi sıfatıyla boşanma davasını görecektir.

3. Terk Sebebiyle Boşanma Davasının Koşulları

 3.1. Ortak Konutun Terk Edilmesi

Terk sebebiyle boşanmanın koşullarından ilki ortak konutun terk edilmesidir. Aşağıdaki hallerde terk fiilinin varlığından bahsedilir:

  • Eşin evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek amacıyla ortak konutu terk etmesi,
  • Eşin, haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmemesi,
  • Eşin, evi terk etmemiş olsa dahi, diğer eşi konutu terk etmeye zorlaması,
  • Diğer eşin haklı sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engellenmesi.

3.2. Terk Eden Eşin Kusurlu Olması

Terke dayalı boşanma sebebi sayılması için aranan koşullardan birisi de terk eden eşin kusurlu olmasıdır. Sınırlı durumlar dışında ortak konuttan bir süreliğine ya da devamlı uzak kalan eş, bu davranışı dolayısıyla kusurlu sayılır ve ortak konutu terk olgusu gerçekleşmiş olur.

Eşlerden birinin zorunlu iş seyahati, askerlik görevinin yerine getirilmesi, ameliyat vb. sağlık sebepleri gibi sebepleriyle ortak konuttan ayrılması, eşin evi terk ettiği sonucunu doğurmaz.

3.3. Terk Durumunun En Az 6 Ay Devam Etmesi

Terk sebebiyle boşanma davası açabilmek için, terk olayının belirli bir süre devam etmesi şartı aranır. Terk nedenine açılacak davada terk olgusunun davanın açıldığı tarihten geriye doğru en az 6 ay devam etmesi gerekir.

Kanun’da düzenlenen 6 aylık terk süresinin kesintisiz olarak devam etmesi gerekir. Ancak içten olmadığı bariz olan kısa süreli geri dönüşler, hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilir. Bu durumda terk süresi kesintiye uğramaz.

3.4. Ortak Konutu Terk Eden Eşe İhtarname Gönderilmesi

Terk sebebiyle boşanma davası açılabilmesinin en önemli şartı, terk edilen eş tarafından haklı bir sebep olmaksızın evi terk eden eşe karşı ihtar gönderilerek eve dönüş çağrısı yapılmasıdır. Terk eden eşe karşı gönderilecek ihtarname, aile mahkemesi hakimliği veya noter aracılığıyla yapılır.

İhtar yoluyla eve dön çağrısı yapılan evin kullanıma elverişli olması gerekir. Eşin dönmesini istediği evin bağımsız bir aile konutu olması aranır. Örneğin terk eden eşi anne baba evine çağırmak veya yaşanamayacak bir eve çağırmak geçerli değildir.

Terk eden eşe gönderilecek ihtarın birtakım şekli ve hukuki unsurları taşıması gerekir. Aynı zamanda bu ihtar eşler arasındaki evlilik düzenine uygun olmalıdır. Aksi halde terk nedeniyle açılan boşanma davası, ihtarın geçerlilik şartlarını taşımaması nedeniyle reddedilebilir.

Eşlerin kendi başına hazırladıkları ihtarnameler çoğu zaman geçersiz olmakta, bu nedenle açılan boşanma davalarının çoğu ihtarnamedeki geçersizlik yüzünden reddedilmektedir. ALFA Avukatlık, terk nedeniyle açılacak boşanma davalarında, eşler arasındaki evlilik birliğine uygun, hukuki ve şekli şartları taşıyan ihtarname hazırlayarak hukuki hizmet vermektedir.

2. HD., E. 2016/1616 K. 2017/7101 T. 8.6.2017

“Terk sebebiyle boşanma davası açılabilmesi için, ayrılık en az dört ay sürmüş ve bu durumun devam ediyor olması gerekir. Bu sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz (TMK m.164). Toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kadının 20.06.2014 tarihinde müşterek haneden ayrıldığı, ihtarın ise 13.08.2014 tarihinde, kanunda öngörülen (TMK m.164/1) dört aylık süre dolmadan istenildiği anlaşılmaktadır. Oysa ihtarın geçerli olması için en az dört aylık sürenin geçmesi zorunludur. Olayda bu şarta uyulmadan ihtar talebinde bulunulduğu gibi terk ihtarı davacı-karşı davalı kadına 04.12.2014 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen kanunda öngörülen 2 aylık süre dolmadan karşı davanın 19.01.2015 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan davalı-karşı davacı erkeğin terke dayalı boşanma davasının reddi gerekirken kabulü doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.”

2. HD., E. 2014/13339 K. 2015/5431 T. 24.3.2015

“Terk edilen eş (TMK.md.164) diğerini yukarıda açıklanan kurallara uygun olarak ortak konuta çağırmakla yükümlüdür. Çünkü ortak hayat bunu zorunlu kılar (TMK.md.185/3). Bu itibarla kanunda gösterilen (TMK.md.164) sürelerin başında tarafların kanuni koşullara uygun ortak konutunun olmadığı anlaşıldığından ihtar geçersiz olmakla, davanın reddi gerektiğinin düşünülmemesi doğru bulunmamıştır.”

4. Terk Sebebiyle Boşanma Davasının Açılamayacağı Haller

Hangi hallerde terk nedeniyle boşanma davası açılamayacağı sıklıkla sorulmaktadır. Yargıtay, bazı hallerde terk sebebiyle boşanma davası açılmasının mümkün olmadığını belirtmektedir. Bu nedenle boşanma davası açmadan önce avukata danışmak faydalı olacaktır.

Yargıtay’a göre terke dayalı boşanma davasının açılamayacağı bazı emsal haller şunlardır:

2. HD., E. 2012/21546 K. 2013/7826 T. 21.3.2013

“Mahkemece; davacının anne babasının davacının yanında yerleşmek niyetiyle kalmadıklarını kabul edilerek, terk nedenine dayalı davanın kabulüne karar verilmiştir. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davacı kocanın ailesinin kadının evden ayrılmasından itibaren oğullarıyla birlikte oturdukları, hatta kendi evlerini satılığa çıkardıkları anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında kadının ihtarla çağrıldığı evin bağımsız olduğundan söz edilemez. Bu halde, davalı kadın eve dönmemekle haklıdır. Davacının terk sebebine dayalı davasının reddi gerekirken kabulü doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.”

2. HD., E. 2020/2658 K. 2021/1627 T. 24.2.2021

“Davalı-davacı erkeğin, eşine 02.10.2013 ve 16.01.2014 tarihlerinde ayrı ayrı terk ihtarı gönderdiği, eşinin evden ayrılmasından sonra evin kilidini değiştirdiği sabittir. Gerçekleşen bu durum karşısında davalı-davacı erkeğin ihtarının samimi olmadığı anlaşılmaktadır.”

2. HD., E. 2015/25093 K. 2016/462 T. 13.1.2016

“Dava terk hukuki sebebine dayalı boşanma davasıdır (TMK m. 164). Türk Medeni Kanunun 164. maddesi gereğince boşanma davası açma hakkı, terk edilen eşe aittir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır. ( TMK m.164/1. fıkra son cümle).Toplanan delillerden davalı kadının eşini eve almadığı ve eşini ortak konutu terk etmeye zorladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda terk edenin davalı, terk edilenin de davacı olduğunda tereddüt bulunmamaktadır.”

2. HD., E. 2012/21354 K. 2012/27035 T. 14.11.2012

“Kadın, kocasının fiziki şiddetine maruz kalınca ortak evden ayrıldığına göre terkte haklı olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Her ne kadar terkte haklı olmak terk edene, ilanihaye ortak konuta dönmeme hakkı vermez ise de, terk tarihi ile ihtar istek tarihi arasında, dövme eyleminin eşte meydana getirdiği kin, öfke ve kızgınlığın etkisinin tamamen son bulacağı makul ve kabul edilebilir uzunlukta bir sürenin geçmesi de gerekir. Olayda dövme eylemi ile ihtar istek tarihi arasında makul bir sürenin geçmediği görülmektedir.”

2. HD., E. 2014/16372 K. 2015/66 T. 12.1.2015

“Mahkemece, davalı (kadın) müşterek haneyi terk etmesi sebebiyle kusurlu bulunarak, tarafların Türk Medeni Kanununun 166/2. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilmiş ise de toplanan delillerden; … Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 11.12.2009 tarih ve 2009/151 esas ve 2009/269 karar sayılı nafaka dosyasında “kocanın başka bir kadınla ilişki yaşamaya başlaması üzerine, davalı (kadın)’ın müşterek haneyi terk ettiği ve ayrı yaşamakta haklı olması sebebiyle de davalı (kadın) yararına tedbir nafakasına hükmedildiği” anlaşılmaktadır. Bu durumda, kadının müşterek haneyi terk etmesi haklı sebebe dayalı olup, kusur olarak atfedilemeyeceği gibi, ayrı yaşanılan dönemde kadına atfı kabil başkaca bir kusurun varlığı da ispatlanamamıştır. Gerçekleşen bu durum karşısında, başka bir kadınla birlikte yaşayarak sadakat yükümlülüğüne aykırı davranan davacı koca tamamen kusurludur.”

Terk nedeniyle boşanma davasındaki hukuki hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip edebilirsiniz.

doktor.hukuki.sorumluluk.alfa.avukatlik.01

Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Genel Anlamıyla Doktorlar, Müdahaleler ve Sorumlulukları

Doktorun Hukuki Sorumluluğu bahsedilebilmesi için bazı temel kavramlardan bahsedilmesi gerekmektedir. Yaşam hakkı, kişiler arasında herhangi bir ayrım gözetilmeksizin her insanın en temel ve vazgeçilemez hakkı olarak görülmektedir. İnsanın doğumundan itibaren yaşamının sonuna kadar hayatının bir parçası olan sağlık, fiziksel olduğu kadar sosyal ve ruhsal yönden de kişinin mevcut bir hastalığı olmaması olarak tanımlanabilir.

Sağlık bilimlerinin bir dalı olan tıp biliminin temel felsefesi insanı yaşatmak üzerinedir. Tarihi antik çağlara, insanlığın varoluşuna kadar dayanan tıp; kişinin sağlıklı halinin devamını ve bozulan sağlığın düzeltilmesini ve hastalıkların önlenmesi de amaçlayan bilim ve sanat dalıdır. Tıbbın babası olarak bilinen ve hekimlerin mesleklerine başlamadan önce ettikleri yemine adı verilmiş olan Hipokrat, bir aforizmasında “her şey insana yardım etmek içindir, ama önce zarar vermeden” demiştir. Bu yazımızda doktorun hukuki sorumluluğuna değinilecektir.

TIP VE HUKUK

Şüphesiz ki çok kutsal bir göreve sahip olan tıp biliminin uygulamacıları ve geliştiricileri olan doktorlar, bilim ve sanatlarının doğası itibariyle insan vücudu üzerinde tedavi ve müdahaleler gerçekleştirmektedirler. Doktor; kanunla yetkilendirilen tıp mesleğinin icracılarıdır. Bu husus 1219 Sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun m. 1’de; “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır.” şeklinde ve kesin surette düzenlenmiştir.

Hekimler tarafından gerçekleştirilen tedavi ve müdahaleler, hastaları sağlığına kavuşturabileceği gibi, hastalar üzerinde geçici veya kalıcı problemlere de neden olabilir. Bu sebeptendir ki, yanlış, hatalı veya eksik uygulanan tedaviler ve müdahaleler sonucu doğan zararlarda hukuk bilimine ihtiyaç duyulmaktadır.

Sosyal devlet ilkesi gereğince devletler, vatandaşlarını yaşatma, sağlıklı yaşamlarını sürdürme ödevini yüklenmiş olup, bu ödevini kamu ve özel sağlık kuruluşlarını denetleyerek yerine getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de sosyal bir devlet olduğu anayasada belirtildikten sonra, vatandaşın tedavi edilme ve sağlıklı yaşam sürme hakkı T.C. Anayasası m.56’da “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Devlet herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal kurumlardan yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir.” olarak düzenlenmiştir.

TIP HUKUKUNA İLİŞKİN TEMEL DÜZENLEMELER

Anayasamızın 90. maddesi, usulüne uygun yürürlüğe konmuş uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu ifade etmektedir. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” ve “Lizbon Bildirgesi” gibi birçok bildiri ve sözleşmede, hekimlerin ve tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğu hakkında düzenlemelere yer verilmiştir.

Tıbbi müdahaleler ile ilgili en temel ulusal düzenleme anayasamızın 17. ve 56. maddelerinde bulunmaktadır. Anayasa m.17’de “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.” vatandaşın tıbbi müdahale hakkı ve tıbbi müdahalelerin sınırı kesin bir şekilde düzenlenmiştir.

Aynı şekilde 1930 yılında yürürlüğe giren 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile de sağlık politikaları ve sağlık hizmetlerinin uygulanmasına dair esaslar düzenlenmiştir. Kanunun amacı m. 1’de “Memleketin sıhhi şartlarını ıslah ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklar veya sair muzır amillerle mücadele etmek ve müstakbel neslin sıhatli olarak yetişmesini temin ve halkı tıbbi ve içtimai muavenete mazhar eylemek umumi Devlet hizmetlerindendir.” olarak belirtilmiştir.

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi de hekimlerin ve diş hekimlerinin deontoloji bakımından uymakla yükümlü oldukları hükümleri düzenleyen tüzüktür. Türk Tabipler Birliği Kanunu’nun 7. Maddesi gereğince tabipler birliğine kayıtlı olan doktorların ve diş hekimlerinin bu tüzükte belirlenen hükümler ile bağlı olduğu belirtilmiştir. Tüzüğün 2. maddesinde hekimlerin ve diş hekimlerinin öncelikli görevinin insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine özen ve hürmet göstermesi olduğu ifade edilmiştir.

Tıbbi müdahaleler, hasta ve doktorların sorumlulukları ve hastanelerin sorumluluk ve yükümlülüklerinin ihlali halinde uygulanması gereken müeyyideleri belirleyen açık bir kanunun bulunmaması, günümüzde yaşanan uyuşmazlıkların çözümlenmesinde zorluk ve eksikliğe neden olmaktadır. Uyuşmazlıkların çözümünde genellikle yukarıda belirtilen uluslararası anlaşmaların, kanunların, yönetmeliklerin ve tüzüklerin ilgili maddeleri ile 6098 s. TBK’nın haksız fiili düzenleyen genel hükümleri uygulanmaktadır. Tıbbi müdahalelerin cezai sorumluluğu kapsamında ise ilgili 5237 s. TCK hükümleri uygulama alanı bulmaktadır.

MALPRAKTİS (TIBBİ HATA) KAVRAMI VE TIBBİ MÜDAHALE

Tıbbi malpraktis kavramı; Türk Tabipler Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları 13. maddesinde “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “hekimliğin kötü uygulaması” anlamına gelir.” şeklinde tanımlanmıştır. “Ülkemizde “hekim hatası”, “doktor hatası”, “tıbbî hata”, “tıbbî hizmetlerin kötü uygulanması”, “tıbbî yanlış uygulama” gibi kavramlar kullanılmaktadır. “Tıbbî hatayı” bir doktorun tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte acemilik veya kurallara uymama sonucu tedavi ve bakım standartlarına uymayan davranışları ile hastasına zarar vermesi olarak tanımlamak mümkündür.”

Tanım olarak; tıbbi müdahale, kişilerin ruh ve beden sağlığına yönelik herhangi bir noksanlığı veya hastalığı teşhis, tedavi etmek; tedavinin mümkün olmadığı hallerde hastalığı hafifletmek, ilerlemesini ve kötüye gitmesini önlemek, acıları dindirmek, ortaya çıkmamış ama çıkması muhtemel hastalıkları önlemek ya da yasadan kaynaklı olarak nüfus planlaması amacıyla yapılan, kanunun yetkilendirdiği kimselerce, tıp biliminin öngördüğü genel kural ve esaslar uyarınca gerçekleştirilen her türlü faaliyettir. Biyotıp Sözleşmesi’ni açıklayan raporda tıbbi müdahale “Müdahale terimi, tüm tıbbi hareketleri, özellikle önleyici bakımı, teşhisi, tedaviyi, rehabilitasyonu veya bu kapsamdaki araştırmaları kapsayacak kadar geniş anlaşılmalıdır.” olarak ifade edilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tıbbi müdahalelerin; izin verilen risk kapsamında gerçekleştirildiğini, izin verilen riske hukuken belirli ölçüde müsaade edildiğini, özellikle hekimler olmak üzere müdahale sonrasında risk veya tehlike oluşabilecek durumların çekince yaratmaması, uygulamacıların ceza tehdidi ile karşı karşıya kalmaması için izin verilen riskin hukuka uygun kabul edilmesi gerektiğini, müdahalelerin ve neticelerinin belirlenen kurallar çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini, bu takdirde uygulamacıların sorumluluğunun doğmayacağını, ancak konunun uzmanı olmayan hekimin müdahaleyi üstlenmesinin izin verilen risk kapsamında değerlendirilemeyeceğini ifade etmiştir.

Yine bahsi geçen Yargıtay C.G.K. kararında tıbbi hata; “Doktorun, tıbbi müdahale sırasında; standart uygulamayı yapmaması, bilgi, beceri veya deneyim eksikliği ile yanlış ya da eksik teşhis veya tedavide bulunması, gerektiği ölçüde ilgi ve itina göstermemesi veya hastaya gereken tedaviyi vermemesi neticesinde tehlike ve zarar oluşturan eylemleri tıbbi hata olarak kabul edilecektir.

Tedavi sonrası bakım ve kontrol yükümlülüklerine aykırılıkların da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ön muayenesinin eksik yapılması, hastanın anamnezinin (geçmiş bilgisi) ya hiç ya da gerektiği gibi alınmaması veya gerekli tetkiklerin yapılmaması teşhis aşamasında; gereken tıbbi müdahalenin hiçbir şekilde yapılmaması, ameliyat sırasında hastanın vücudunda yabancı madde unutulması, yanlış tedavi yöntemi seçilmesi, yanlış ilaç verilmesi, hastanın veya müdahale edilecek uzvun karıştırılması, müdahalenin ölçüsüz bir şekilde yapılması, hijyen kurallarına dikkat edilmemesi veya hatalı ameliyat tarzının benimsenmesi de uygulamada tedavi aşamasında görülen tıbbi hata örneklerindendir.” şeklinde tanımlanmış ve açıklanmıştır.

Komplikasyon ise; doktorun elinde olmaksızın, müdahale sırasında özenli, dikkatli ve hukuka uygun olarak hareket etmesine rağmen, öngörülemeyecek ve engellenemeyecek şekilde vakıanın karışıklaşması, farklı etkiler göstermesi ve hekimliğin kötü uygulanmasından kaynaklanmayan zararların meydana gelmesi olarak tanımlanabilir. Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olarak gerçekleşebilmesi için birtakım şartların sağlanması gerekmektedir. Şartları belirtmek gerekirse;

Tıbbi Müdahaleyi Gerçekleştirmeye Yetkili Kişiler

Hastalara yapılacak fiziksel tedavi ve müdahaleler yetkili kişiler tarafından gerçekleştirilmelidir. Tıbbi müdahalede bulunma yetkisine haiz olanlar kanunda düzenlenmiştir. Bu kişiler; hekim, diş hekimleri, ebeler, sağlık memurları, hastabakıcı hemşireler, sünnetçiler ve diş protez teknisyenleridir. Acil tıp teknisyenlerinin de belirli tıbbi müdahalelerde bulunabilecekleri ayrıca düzenlenmiştir.

Müdahalenin Amacı Kanuna Uygun Olmalıdır

Tıbbi müdahalenin temel amacı insanı yaşatmaktır. Bu doğrultuda müdahaleler tedavi, teşhis ve önlemek şeklinde kanunda belirtilen amaçların dışına çıkılmadan gerçekleştirilmelidir. Örneğin; gebeliğin sonlandırılması için müdahalenin gerçekleştirilmesinin sınırları Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre 10 haftalığı geçen gebelikler istisna durumlar hariç sonlandırılamazlar.

Hastanın Aydınlatılması ve Tıbbi Müdahaleye Rızası

Aydınlatma

Avukatlık mesleğinde olduğu gibi doktor-hasta ilişkisi de güven temeline dayanmaktadır. Hastalar, doktorların koyduğu teşhislere, uygulanması gereken tedavilere, oluşan ve oluşabilecek risklere güvendiği gibi, doktorlar da kendileri tarafından tespiti mümkün olmayan hususlarda hastaların verdikleri bilgilere güvenerek hareket etmek zorundadır.

Bu temel güven ilişkisinin yanında, doktorların hastalarını uygulanması gereken tedavilerin sonuçları hakkında aydınlatması gerekmektedir. Belirtilen yükümlülük Hasta Hakları Yönetmeliği m. 31’de “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır…” şeklinde düzenlenmiştir. Ayrıca ilgili yönetmeliğin 7. maddesinde “Hasta, sağlık hizmetlerinden nasıl faydalanabileceği konusunda bilgi isteyebilir…” denilerek hastanın bir aydınlatılma hakkının varlığı düzenlenmiştir.

Yaşanan hukuki uyuşmazlıklarda en çok karşılaşılan eksiklik; gerçekleşen müdahale hakkında hastanın yeteri kadar açık ve net aydınlatılmamış ya da hiç aydınlatılmamış olmasıdır. Yapılan tıbbi müdahalenin hukuka uygun olması ve müdahalede bulunan doktorun veya yetkili kişinin müdahale sonucu vukuu bulabilecek kötü hallerden sorumlu olmamasını sağlayan husus, hastanın müdahale hakkında yeteri kadar açık ve net aydınlatılmış olmasıdır.

Yine Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 25. maddesi gereğince “Kanunen zorunlu olan haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; hasta kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetmek veya durdurulmasını istemek hakkına sahiptir. Bu halde, tedavinin uygulanmamasından doğacak sonuçların hastaya veya kanuni temsilcilerine veyahut yakınlarına anlatılması ve bunu gösteren yazılı belge alınması gerekir.” hastanın tedaviyi reddetme hakkı bulunmaktadır.

Ayrıntılı olarak aydınlatılmış hastanın rızası, müdahalenin hukuk düzenince korunmasını sağlamaktadır. Aksi halde, rızanın alınmadığı ya da hastanın yeteri kadar ayrıntılı olarak aydınlatılmadığı müdahalelerde, müdahaleyi gerçekleştiren kişinin hukuki ve cezai sorumluluğu ortaya çıkmaktadır. Ceza hukuku bakımından aydınlatma bir yükümlülüktür.

Keza aydınlatmanın yapılmadığı müdahalelerde her ne kadar hastanın rızası olsa dahi bu rıza geçersizdir ve müdahale hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Rızanın geçersizliğine gerekçe olarak; aydınlatmanın yeteri kadar ya da hiç yapılmamış olması durumunda hastanın neye rıza gösterdiğini bildiğini varsaymak mantık çerçevesi dışında kalmaktadır. Zira hastanın uygulanacak tedavinin kapsamı hakkında yeteri kadar bilgilendirilmesi, altyapının oluşturulması gerekmektedir.

Aydınlatmanın kapsamını belirleyen herhangi bir kural hukukumuzda bulunmamakla birlikte, hastaya ne kadar bilgi verilmesi gerektiği sübjektif bir değerlendirme ölçütü olduğundan dolayı bu durum hakkında bir kural koymak da oldukça zordur. Mevcut hal ile, her somut olay için ayrı bir değerlendirme yapılmalıdır.

Aydınlatmanın derecesi, verilecek bilgilerin kapsamı, çeşitli faktörler doğrultusunda değişkenlik göstermektedir. Genellikle hastanın tıbbi durumundan ve müdahalenin aciliyetinden temel iki faktör olarak bahsedebiliriz. Acil tıbbi müdahalenin gerektiği zorunluluk hallerinde aydınlatmadan vazgeçilebilir.

Bilinci olmayan, ölmek üzere olan hastaya aydınlatma yapılması gerektiğini söylemek, müdahalenin geç veya hiç yapılmamasına sebep olabilir. Bu tür durumlarda doktorlar aydınlatma yükümlülüğü altında olmadan, gerekli ve zorunlu tıbbi müdahaleyi yapmakla yükümlüdürler.

Gerçekleştirilecek olan tıbbi müdahaleyi uygulayacak olan doktor, aydınlatma yükümlülüğünü de üstlenmiş olmaktadır. Birden fazla doktorun tıbbi müdahalede bulunacak olması durumunda ise, her doktor kendi ihtisas alanı kapsamında aydınlatma yükümlülüğüne sahiptir. TMK. m.16 gereğince vücut bütünlüğü kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır ve hasta küçük veya kısıtlı olsa dahi aydınlatma hastaya karşı gerçekleştirilmelidir. Müdahalenin önemini kavrayamayacak olan küçükler hakkında ise, aydınlatma yasal temsilcilerine yapılmalıdır.

Yukarıda bahsedildiği üzere, hastanın rızasının geçerli olduğunu söyleyebilmek için, neye rıza gösterdiğini bilmesi gerekmektedir. Bu halde, aydınlatmanın nasıl yapılacağı ve ispat külfeti hususu üzerinde durmak gerekirse; Aydınlatmanın yapılması için herhangi bir şekil şartı bulunmamaktadır, aydınlatma sözlü ya da yazılı olarak yapılabilir.

Uygulamada genellikle yazılı ve matbu formlara imza attırılması suretiyle yazılı olarak aydınlatma yapıldığı görülmektedir. Matbu formlar aracılığıyla aydınlatma yapılması, aydınlatmanın kişiye özgü olmaması ve yeteri kadar ayrıntı içermemesi nedeniyle eleştirilere sebep olmaktadır. Her somut olayda, formların ve içerdiği bilgilerin olay ile bağlantılı olup olmadığı hakim veya bilirkişiler tarafından incelenmelidir. Hastanın aydınlatıldığına dair ispat külfeti hekimin üzerine bırakılmıştır.

Ülkemizde kişi başına düşen doktor sayısının düşük olması sebebiyle; doktorların yoğun iş yükü altında çalışmaları da göz önünde bulundurulduğunda aydınlatma yapılmadan ya da matbu formlar doldurulmak üzere aydınlatma yapılarak tedavi ve müdahalelerin uygulamada çok sık gerçekleştiği kaçınılmaz bir gerçektir.

Rıza

Kişinin kendi vücut bütünlüğü üzerindeki tasarruf yetkisi kanunlar sınırlandırılmıştır. Kişinin hayatı, vücut bütünlüğü ve sağlığı hakkında yapacağı tasarruflar, zorunluluk hali olmadıkça kanunlara aykırı olamaz.

Gerek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde koruma altına alınan vücut bütünlüğü kavramı, anayasamızın 17. maddesinde de ayrıca ve açıkça belirtilerek koruma altına alınmıştır. Anayasa’da “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz…” denilerek zorunluluk hali hariç olmak üzere tıbbi müdahalelerde kişinin rızasının aranması gerektiği belirtilmiştir.

Ayrıca TMK. m.24/2’de “Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” şeklinde düzenleme yapılarak vücut bütünlüğüne karşı yapılan saldırılara karşı manevi tazminat yoluna gidilebileceği açıklığa kavuşturulmuştur.

5237 s. TCK. m. 26/2’de “Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.” şeklinde kanun hükmü bulunmakla birlikte, doktorların yaptıkları her tıbbi müdahaleden dolayı cezai olarak sorumlu olmayacakları düzenlenmiştir. Aksi halde, örneğin ameliyat sırasında hekimlerin neşter ile hasta üzerinde kesik açması ve benzer nitelikte tüm müdahaleler TCK’da belirtilen kasten adam yaralama suçunun oluşmasına neden olacaktır.

Tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunu sağlayan aydınlatılmış hastanın rızası, istisna haller hariç bizzat kendisi tarafından açıklanmalıdır. Yeteri kadar aydınlatılan, artısı ve eksisiyle müdahalenin sonuçlarını kavrayan hasta, rızasını açıkladığı anda bu rıza hukuken etki doğurmaya başlayacaktır.

Aynı şekilde, hasta, tedaviyi ret hakkını kullanabilmek için neyi reddettiğini ve meydana gelebilecek sonuçları bilmelidir. Tıbbi müdahale veya tedavi başladıktan sonra da, hasta tedavinin durdurulmasını isteyerek ret hakkını kullanabilir. Ancak Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24/6. maddesi gereğince tıbbi müdahaleye verilen rızanın müdahaleye başlandıktan sonra geri alınması, ancak tıbbi yönden yaşamsal sakınca bulunmaması halinde mümkün olacaktır. Hastanın rıza yeteneğinin olup olmadığının denetlenmesi yine doktorun yükümlülüğüdür.

Her ne kadar Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24. maddesinde ve TŞSTİDK’nın 70. maddesinde “Hastanın küçük veya kısıtlı olması durumunda temyiz kudretine sahip olup olmadıklarına ilişkin bir ayrım yapılmaksızın veli veya vasisinin izni aranmaktadır” şeklinde küçükler ve temyiz gücüne sahip olmayanlar için gerekli rızanın hastanın kanuni temsilcilerinden alınacağına dair düzenleme bulunsa dahi, Anayasanın 90. Maddesine uygun olarak yürürlüğe girmiş özel nitelikte düzenleme olan 2003 tarihli Biyotıp Sözleşmesi; tıbbi müdahaleye maruz kalacak temyiz gücüne sahip küçüğün rızasının esas alınacağını, temyiz kuvvetine haiz olmaması halinde yasal temsilcilerinin rızasının geçerli olacağını düzenlemiştir. Kanaatimce usulüne uygun olarak yürürlüğe giren, daha yeni tarihli ve özel bir sözleşme olan Biyotıp Sözleşmesi’nin esas alınması gerekmektedir.

Hasta tarafından tıbbi müdahaleye verilecek rızanın yazılı veya sözlü ve açık ya da zımni olması mümkündür. Fakat kanun koyucu bazı hallerde hastanın yazılı rızasını aramıştır. Belirtmek gerekir ki, hastanın kendisine uygulanacak her türlü müdahaleye rıza verdiğine dair genel beyanları hukuken geçersiz sayılmaktadır.

Kişinin kendi yaşam hakkı üzerinde tasarrufta bulunabilmesi de kanun koyucu tarafından yasaklanmıştır. Hayatın bir gerçeği olan intihar hali her ne kadar pratik olarak engellenemese dahi, kişi doktordan kendi yaşamına son verilmesini isteyemez. Hekimin böyle bir teklifi kabul etmesi ve uygulaması halinde kasten adam öldürme suçundan sorumlu olacağı belirtilmelidir.

Değinilmesi gereken bir diğer nokta ise, varsayımsal rıza olarak nitelendirilen rızadır. Varsayımsal rıza; hastanın bilincinin kapalı olduğu ve normal rızanın pratik koşullar gereğince alınamaması halinde hastanın rızasının olduğunun varsayılması halidir. Doktor, hastanın dini ve kültürel görüşlerine uygun olarak rızasının olup olamayacağını araştırmalıdır. Hasta hakkında bilgi edinilememesi durumunda ise hastanın menfaatlerine uygun müdahale edilmelidir.

5237 s. TCK. m.57 koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbiri uygulanabileceğini düzenlemiştir. Yine aynı kanunun 191. ve 227. Maddelerinde mahkemelerin tedavi uygulanmasına karar verebileceği düzenlenmiştir. Hakimin kararının olduğu hallerde hastanın rızası aranmaz. 5271 s. CMK.’da belirli koşulların gerçekleşmesi halinde, delil elde amacıyla kişiye muayene yapılmasına dair düzenlemeler yer almıştır.

Tıbbi Zorunluluk

Tıbbi müdahaleler bir tıbbi zorunluluğa (endikasyon) dayanmalıdır. Tıbbi müdahale tedavi amacıyla yapılmalıdır. Doktorun tıbbi müdahalede bulunabilmesi için bu müdahaleyi haklı kılan bir neden olmalıdır. Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m.13/3’te hekimin tıbbi müdahaleyi hastalığı teşhiş, tedavi veya kişiyi hastalıktan koruma amacıyla yapabileceği açıkça belirtilmiştir.

Doktorun yapacağı tıbbi müdahale; hastaya sağlık kazandırma, hastayı tedavi etme amacıyla gerçekleştirilmelidir. Anayasamızın 17. maddesinde tıbbi zorunluluk ve kanunda yazılı haller haricinde kişinin vücut bütünlüğüne müdahalede bulunulamayacağı açıkça düzenlenmiştir. Kişinin kendi vücuduna ya da hayatına müdahalede bulunması herhangi bir yaptırıma bağlanmamışken, TCK. m.84’te intihara yönlendirme suçu düzenlenmiştir.

Kişinin kendi bedeni üzerinde mutlak tasarrufta bulunabilme hakkı olmadığından, kendisine karşı işlenecek suçlara öncesinden rıza vermesi mümkün değildir.

Tıbbi endikasyon; tıbbi, psikolojik ve sosyal sebeplerle ortaya çıkabilir. Tıbbi endikasyon hallerinde iyileştirme amacı bulunmaktayken, psikolojik ve sosyal endikasyon halleri ise daha farklıdır.

Psikolojik endikasyon halinde hastanın psikolojisinin iyileştirilmesi, takıntılarının ortadan kaldırılması ve daha sağlıklı bir bakış açısı kazanması için tıbbi müdahalenin gerekliliği söz konusudur.

Örnek vermek gerekirse; hastanın kemerli olan burnu yüzünden kendini kötü hissetmesi ve fiziksel olarak herhangi bir sağlık problemi olmasa dahi, estetik müdahale ile kemerin düzeltilerek hastanın daha mutlu, takıntısından kurtulacak olması psikolojik endikasyon örneğidir.

Sosyal endikasyon ise kişinin toplumdan dışlanmaması, toplum kültür ve geleneklerine ayak uydurması amacıyla yapılması gerekli olan tıbbi müdahaleler olarak tanımlanabilir. Ülkemizde sosyal endikasyonun en somut örneği erkek bireylerin sünnet edilmesidir.

Doktorun Tıbbi Müdahalelerde Özen Yükümlülüğü

Doktorlar tarafından gerçekleştirilen tıbbi müdahalelerin hukuka uygun olması için, müdahale o günün bilimsel standartlara uygun, tıp otoritelerince kabul edilmiş, doktor tarafından gerekli özen ve dikkat gösterilmiş olmalıdır. Olası risklere karşı doktor tarafından gerekli önlemler alınmış olmalıdır.

Objektif Özen Yükümlülüğü

Objektif özen yükümlülüğü; ortalama, makul bir doktorun söz konusu tıbbi müdahalenin gerçekleştirilmesi sırasında göstereceği özen ve dikkat olarak tanımlanabilir. Belirleyici faktör, ortalama bir doktorun tıbbi müdahale sırasında neyi yapması veya neyi yapmaktan kaçınması gerektiğidir. Hekimi Tıbbi müdahalenin hukuka aykırılığından sorumlu tutmak için objektif özen yükümlülüğünün varlığı nazara alınır.
Doktorun objektif özen yükümlülüğünü ihlal ettiği durumlarda TCK. kapsamında taksir söz konusu olacaktır. TCK.’nın 22. maddesinde taksir “Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. “Hukuki anlamda taksir, failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi şeklinde olabileceği gibi, neticeyi öngördüğü halde istememesi şeklinde de ortaya çıkar”

Sübjektif Özen Yükümlülüğü

Sübjektif özen yükümlülüğü ise; doktorun kişisel özelliklerinin, bilgisinin, tecrübesinin ve uzmanlık alanının dikkate alınarak özen yükümlülüğünün belirlenmesidir. Örnek vermek gerekirse; bir üniversite hastanesindeki profesör ünvanlı doktor ile köy sağlık ocağındaki doktorun aynı başarı ile tedavi müdahalede bulunması beklenemez.

Özen Yükümlülüğüne Aykırı Davranılması

Doktor-hasta ilişkisi temelinde bir vekillik ilişkisidir. “Vekil vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur.

Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (BK.321/1 md.). O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1 maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise, doktor sorumlu tutulmamalıdır.”

Doktorun tıbbi müdahale sırasında özen yükümlülüğüne aykırı davranması halinde doktorun hukuki ve cezai sorumluluğu söz konusu olacaktır. Hukuki olarak maddi ve manevi tazminat söz konusu iken cezai olarak kast ve taksir ile ortaya çıkan TCK. kapsamındaki suçlardan bahsedilebilir.

Doktorun tıbbi müdahaleden hem hukuki hem de cezai sorumluluğunun kabulü için müdahale ile haksız fiil, suç arasında illiyet bağı bulunmalıdır. “Ceza hukuku bakımından tipik neticenin sorumluluk doğurması, yapılan hareket ile meydana gelen uygun netice arasında mutlaka nedensellik bağının kurulmasını gerektirir”. Üçüncü kişilerin (kusursuz sorumluluk halleri hariç olmak üzere) ve doğa olaylarının meydana getirdiği neticelerden kimsenin sorumlu tutulması mümkün değildir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu bir kararında; “…Belirtmek gerekir ki, doktorun standartlara ve bilimsel kurallara uygun olarak özenli bir şekilde müdahale yapıp yapmadığı belirlenirken yaptığı müdahale sonucunda hastanın şifa bulması değil, kurallara uygun müdahalede bulunup bulunmadığı göz önüne alınmalıdır.” şeklinde açıklamada bulunmuş, özen yükümlülüğüne aykırı müdahale halinde hukuki ve cezai açıdan sorumlu olacağını ifade etmiştir.

Özen Yükümlülüğüne Kasten Aykırılık

5237 s. TCK.’nın 21. maddesinde kast ve olası kast tanımlanmış olup, kastın var olabilmesi için bilmek ve istemek unsurlarının varlığının arandığı belirtilmiştir. Doktorun belirli bir kast ile hareket ederek tıbbi hata gerçekleştirmesi sonucunda sorumluluğunun mevcut olacağı aşikardır.

Doktorluğun amacı olan yaşatma ve iyileştirme ilkelerine aykırı olarak, kasten hastaya zarar veren doktorun TCK.’da belirtilen suçları işlemiş olacağı, hatta mesleğinin elverişliliğini ve kamu görevlisi olmasını bir avantaj kullanarak bu suçları işlemesi halinde suçların nitelikli hallerinin kapsamına gireceği de belirtilmelidir.

Doktoru kasttan sorumlu tutabilmek için hastanın herhangi bir zarar uğramış olması ve bu zararın doktorun bilgisizliği ve becerisizliğe sebebiyle meydana gelmiş olması yeterli değildir. Doktorun zarar vermek amacıyla hareket etmesi gerekmektedir. Hukukumuzda ötenazinin yasak olması, hiçbir şekilde kabul görmemesi sebebiyle, ötenazi yapan doktorun kastan insan öldürme suçundan cezai olarak sorumlu olacağı şüphesizdir.

Öğretide “ihmal suretiyle icrai suç” olarak nitelenen, ihmal suretiyle kasten insan öldürme ve ihmal suretiyle kasten insan yaralama suçlarının doktorlar tarafından işlenebileceği şüphesizdir. İhmali davranışın varlığının kabulü için, kişinin yasadan veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülük altında olması ve bu yükümlülüğe aykırı davranış gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Özen Yükümlülüğüne Taksirle Aykırılık

5237 s. TCK. m.22’de taksir hükümleri düzenlenmiştir. Kanunun lafzından ve kanun koyucunun amacından da anlaşılacağı üzere, kişinin taksirle suç işlemesi için; suçun taksirle işlenebileceğinin kanunda açıkça belirtilmiş olması, kişinin neticeyi öngörememiş olması gerekmektedir. Kişinin neticeyi öngörmesi ancak istemesi halinde ise cezanın ağırlaştırılması, bilinçli taksirden hüküm kurulması gerektiği ifade edilebilir.

Doktorun taksirle sorumluluğuna gidilebilmesi için özen yükümlülüğünün ihlali edilmesi gerekmektedir. Mesleki taksir; “mesleğin icrası sırasında ve ifası nedeniyle ortaya çıkan dikkatsizlik, tedbirsizlik, özensizlik, acemilik ile emir ve mevzuata aykırılık olarak” ifade edilmiştir. Tıp hukukunda malpraktisin, mesleki taksirin bir çeşidi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Hastanın yanlış uzvuna cerrahi müdahale yapılması, hastayı görmeden ilaç verilmesi sonucu hastanın kötüleşmesi, dikkatsizlik ve özensizlik sebebiyle hastaya yanlış veya eksik müdahale yapılması gibi örnekler, doktorun taksirle cezai sorumluluğunun mevcut olduğu hallerdir.

HATALI TIBBİ MÜDAHALELER

Teşhis Hatası Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Teşhis esnasında hata tek başına sorumluluk için yeterli görülmemektedir. “Hekim, sanatının kurallarına göre ve zorunlu tüm zamanı ve dikkati harcayarak hastasını muayene ettikten sonra özenle teşhisini koymuş, uygun tedaviyi tavsiye edip tıbben kabul edilen ilkelere uygun biçimde bunu uygulamışsa, ihmal veya tedbirsizlik nedeniyle kınanmaktan kurtulur. Burada önemli olan, hekimin, teşhis koyabilmek için gerekli araştırmaları tamamlamış, bilinen tüm yöntemlere başvurmuş ve sonuçlar üzerinde tıp biliminin gereklerine göre dikkatli ve özenli bir değerlendirme yapmış olmasıdır”.

Hekim, hastasının öyküsünü dinler, gerekli tahlilleri ve tetkikleri yaptırır ve elde ettiği verilerle hastaya bir teşhis koyar. Günümüz teknolojik imkanlarının (MR, Tomografi, ultrason vb.) da kullanılarak gerekli incelemeleri yapılması gerekirken yapmayan doktorun ciddi bir kusuru oluşacaktır.

Hastaların yaşadıkları psikolojik sorunları konuşarak çözme sanatını, tedavisini gerçekleştiren psikologların da hastalara yanlış tanılar ve teşhisler koyması mümkündür. Psikolojik olarak problemlerini atlatması mümkün olan hastaların, yanlış tanı sebebiyle daha kötü vaziyete gelmeleri kaçınılmazdır.

Örneğin; Psikoloğun, hastanın depresyonda olduğuna dair yanlış tanı koyması, özen yükümlülüğüne aykırı olarak depresyon hastaların intihara meyilli olduğunu hastaya belli etmesi ve akabinde intihar düşüncesine sahip olmayan hastanın psikoloğun söylemlerinden sonra intihar etmesi durumunda psikoloğun cezai bakımdan intihara yönlendirme suçundan sorumlu olacağı düşünülmektedir.

Tedavi Hatası Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nde, hekimin hastasına uygulayacağı tedavi yöntemini seçmekte özgür olduğu düzenlenmiştir (TDN. m. 6/2.). Hekimler meslek etik kuralları, tıbbi gelişmeler doğrultusunda ve özen yükümlülüğünce somut olaya en uygun tedavi yöntemini seçmelidir.

“Hekim, vicdanı, mesleki bilgisi ve tecrübesi ile hastasına farklı –yeni ya da daha geleneksel nitelikli- bir tedavi yöntemini uygulamayı tercih edebilir. Doktorun, bu konuda hastasına, gerekli ve yeterli bilgiyi vermesi son derece önemlidir.” Ancak doktor hastası üzerinde geliştirilmekte olan bir tedavi yöntemini denememeli, hastasını denek olarak kullanmamalıdır.

Hastaya yanlış tedavinin uygulanması ve yanlış ilaç verilmesi de tedavi hatası olarak kabul edilir ve doktorun sorumluluğu söz konusu olur. İlaç tedavisi ile iyileştirilmesi mümkün olan hastaya cerrahi operasyon yapılması, ilacın yanlış bölgeye uygulanması, ilaç dozunun yanlış ayarlanması gibi durumlarda da doktorun kusurlu olduğunun kabulü gerekmektedir.

Yine hastanın psikolojik olarak tedavisini gerçekleştiren psikologların da malpraktis kapsamında yükümlülüklerinin ve yükümlülükleri doğrultusunda sorumluluklarının olduklarını kabul etmemiz gerekmektedir. Örnek vermek gerekirse; psikologlar tedavi ve görüşme sırasında objektif ve psikoloji biliminin gerekliliklerine uygun davranmakla mükelleflerdir.

Psikoloğun kendi görüşlerine göre hastayı yönlendirmesi, kendi doğru yanlışları doğrultusunda hastada kanaat oluşturmak suretiyle hastanın daha kötü psikolojik sorunlar yaşamasına neden olması durumlarında psikologların yanlış tedavi yöntemi uygulaması sebebiyle sorumlulukları söz konusu olabilir.

Müdahalenin ve tedavinin gerçekleştirilmesinin akabinde, doktorlar gerçekleştirilen müdahalenin durumunu takip etmeli, hastanın aniden yaşayabileceği atak ve problemlere karşı önlem almalıdır. Bu husus mesleki özen yükümlülüğünün bir parçasıdır. “Tedavi sonrasında uygulanmak üzere, doktor tarafından hastaya verilmesi gereken bilgiler ve yapılması gereken önemli uyarılar olabilir.

Doktor, bunları eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür ancak hastanın da bu konuda aktif katılımına ve işbirliğine ihtiyacı vardır. Örneğin, hastanın yapması ya da yapmaması gereken fiziksel hareketler, uygulaması gereken diyet, düzenli kontrole gelmesi gibi. Diğer yandan, doktorların ilaçları denetlemek gibi bir yükümlülükleri olmasa da, önerdikleri ve reçeteye yazdıkları ilaçlar ile ilgili bilgiyi hastalarına sağlamaları gerekir”. Bu durumlarda doktorun hukuki sorumluluğuna gidilebilir.

Müdahalenin Gerçekleştirilmemesi Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Müdahalenin doğru zamanda, doğru yerde, doğru şekilde ve doğru kişi tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Tıbbi müdahalenin erken, geç ya da hiç yapılmaması tıbbi hataların en temeli olarak söylenebilir.

Hastanın rızasının gerekmediği tıbbi aciliyet durumunda doktorun ameliyatı genişletmesi, daha kapsamlı hale getirmesi gerekirken yapmaması, sonlandırması doktorun kusuru olarak değerlendirilir. Unutulmamalıdır ki kutsal bir görev üstlenen doktorların birincil amacı insanı yaşatmaktır.

Bu hususta Yargıtay 4. Ceza Dairesi 11.02.2004 tarihli kararında özetle “…Trafik kazası sonucu hastaneye yaralı getirilen ölenin, görevli doktor ve hemşire olan sanıklar tarafından yeterli kontrol ve muayene ile gelişen klinik bulgulara uygun müdahale yapılmadığından ölmesi olayında, Yüksek Sağlık Şurası raporuna göre de 4/8 kusurlu kabul edilmeleri karşısında; tüm dosyaların Adli Tıp Kurumuna yollanarak, sanıkların savsamalarının olup olmadığı, sanıkların yasal sorumluluklarını yerine getirseler dahi ölümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda rapor alınıp, ölüm kaçınılmaz ise görevi savsama, ölümde bu savsama etkili ise taksirle ölüme neden olma suçundan hüküm kurulmalıdır.” şeklinde hüküm kurarak tıbbi müdahalede erken, geç ya da hiç bulunulmaması halinde doktorun sorumlu olacağını ifade etmiştir.

Ayrıca, çocuğun doğumunun arzu edilmemesi halinde, kişinin yasal sınırlamaları doktorun geç müdahalesi sebebiyle kaçırmasında da doktorun sorumluluğuna gidilebileceği aşikardır.

Ön Muayenenin Eksik Yapılması Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Hastanın muayene sırasındaki fiziki sağlık durumunun yanında etkin bir şekilde hikayesinin de alınması gerekmektedir. Yanlış bir tanı koyulmaması için gereken tüm bilgiler toplandıktan sonra doktor tarafından teşhis konulmalıdır. Doktor yalnızca hastanın anlattığı öyküsü ile hareket etmemeli, ancak hastanın verdiği bilgileri de göz ardı etmemelidir.

Örneğin “doktor, hastayı, ailesinde şeker hastalığı ya da tansiyon problemi olup olmadığı yolunda sorguladığında ve olumsuz yanıt aldığında, yine de tedbirli olması, tetkik ve araştırmalar ile hastadan aldığı bilgileri teyit etmesi ve daha sonra müdahalede bulunması gerekir.” Ön muayenenin eksik yapılması halinde de doktorun hukuki sorumluluğundan söz edilebilir.

Cerrahi Müdahaleden Sonra Hastanın Vücudunda Yabancı Cisim Unutulması Halinde Doktorun Hukuki Sorumluluğu

Ülkemizde ve tüm dünyada belki de en sık karşılaşılan, doktorun dikkatsizliği ve özensizliği nedeniyle kusuruna verilebilecek en basit örnek, hastanın vücudunda yabancı cisim unutulması halidir. Bu durum, hukuk fakültesi öğrencilerine taksirden dolayı sorumluluk anlatılırken en çok verilen örnektir.

Cerrahi tıbbi müdahaleler sırasında kullanılan tıbbi aletlerin hastanın vücuduna açılan kesikte veya benzeri bir şekilde hastanın vücudunun içerisinde unutulması, hastada kalıcı hasarlar oluşturabilmekte, hatta hastanın ölümüne sebep olabilmektedir.

Hastanın vücudunda cisim unutulması; doktorun gerekli dikkat ve özeni göstermemesi, standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği sebepleriyle hukuki ve cezai kusurunun oluşmasına neden olur.

Unutulan cisim sargı bezi gibi basit ve büyük hasarlara yol açmayacak cisim olabileceği gibi, neşter gibi aşırı derecede keskin ve tehlikeli bir alet de olabilir.

Bu tür olaylar maddi ve manevi zararlara yol açan, ölümle bile sonuçlanabilen olaylardır. “Bazı hekimler, bu durumun en tecrübeli hekimlerin dahi başına gelebileceğini belirterek, şanssızlık olarak nitelemektedir.” Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 14.02.1983 tarihli bir kararında hekimlerin ihmali davranışlarından dolayı hafif de olsa kusurlu olacaklarını, ihmalin ağır ve hafif olarak iki derecesinin bulunduğunu, doktorların, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorunda olduğunu, kusurun saptanmasında objektif ölçünün esas alınması gerektiğini, belirterek konuya açıklık getirmiştir.

Ayrıca Yüksek Sağlık Şurası’nın tespitlerinin ceza mahkemelerini bağlayacağı kanunla düzenlenmiş olsa dahi, hukuk mahkemelerini bağlayacağına dair bir düzenleme olmaması dolayısıyla, tazminat davası gereğince Yüksek Sağlık Şurası’nın görüşünün gereksiz olduğunu, hastanın içerisinde unutulan yabancı cismin başlı başına ağır ihmal neticesinde kusurun oluştuğunu, haksız fiile mağrur kalan hastaya tazminat ödenmesi gerektiğini açık olarak ifade etmiştir. Ancak hastanın birden fazla ameliyat olması ve yabancı cismin hangi ameliyat dolayısıyla hastanın vücudunda unutulduğunun tespit edilememesi nedeniyle illiyet bağı kurulamayabilir.

DOKTORLARIN MESLEKİ SORUMLULUK SİGORTASI

2010 yılında Resmî Gazete’de yayınlanan Üniversite ve Sağlık Personelini Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 8. maddesi 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a ek madde ekleyerek, doktorların mesleki sorumluluk sigortası yapması zorunluluğunu düzenlemiştir.

Mesleki sorumluluk sigortasının tanımını yapmak gerekirse; “bu sigorta türü sorumluluk esasına dayanır ve bu sorumluluğun temelini kişinin icra ettiği meslek ile yüklenmiş olan “özel özen gösterme” yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması veya kişinin mesleki yeterliliği dahilinde kusurlu, eksik ve yanlış hareket etmesi durumunda üçüncü şahısların maruz kalacağı zarar oluşturmaktadır.”

Tanımdan da anlaşılacağı üzere, doktorların mesleki sorumluluk sigortası; doktorların mesleklerini icra ettikleri sırada dikkatsizliklerinden, özensizliklerinden vb. sebeplerden kaynaklanan tıbbi hataları sebebiyle doğan sorumlulukları kapsamında, aleyhlerine tazminata hükmedilmesi halinde tazminatın sigortacı tarafından ödenmesini sağlamaktadır. Doktorlar yapacakları her müdahalede tazminat endişesi yaşamaktan kurtulmaktadırlar.

Ancak mesleki sorumluluk sigortasına, katlanılması gereken bir maddi külfet olması sebebiyle sıcak bakılmamaktadır. Ülkemiz koşullarında doktor başına düşen hasta sayısının bir hayli fazla olması sebebiyle doktorların iş yükü altında ezildiği bir gerçektir.

Tıp fakültelerinin niceliğinin ve özellikle niteliğinin artırılarak doktor başına düşen hasta sayısının azaltılması ile daha özenli, dikkatli ve işlevsel tıbbi müdahalelerin gerçekleşmesi, mesleğini daha rahat icra eden doktorların ve tedaviden mutlu ayrılan hasta sayısının artırılması mümkündür.

SONUÇ

Tıp hukuku çerçevesinde, doktorların mesleklerini icra ettikleri, hastaların ise tıbbi müdahale, tedavi sırasında karşılaştıkları hataların neler olduğu, doktrinde ve uygulamada tıbbi hatadan kaynaklanan sorumluluğun nasıl değerlendirildiğini ve doktorların sorumluluğu halinde hukuki ve cezai sonuçlarının neler olduğuna dair genel bir değerlendirme ve açıklama yapılmaya çalışılmıştır.

Malpraktis kavramı, ülkemizde tıbbi hata anlamını ifade etmektedir. Doktorların tedavi ve tıbbi müdahaleler sırasında kendilerinden beklenen özen yükümlülüğüne ve mevzuatta düzenlenen hükümlere aykırı davranması halinde, tıbbi hataların olumsuz sonuçlarından hukuki ve cezai olarak sorumlu olduklarının, sorumluluklarının kapsamının ve sonuçlarının genel hatlarıyla neler olduğu bu çalışmada açıklanmaya çalışılmıştır.

Hukukun ve hukuki düzenlemelerin hayatımıza yansıması olan uygulama kısmında, hukuki değerlendirmenin son mevkii olan Yargıtay Ceza ve Hukuk Daireleri tarafından verilen kararların bir kısmı incelenmiştir.

Ceza daireleri, özen yükümlülüğünün ihlali, tedbirsizlik ve dikkatsizlik halleri neticesinde meydana gelen neticelerde illiyet bağının kesilmemiş olduğu durumlarda doktorların cezai olarak hatalı tıbbi müdahalelerden sorumlu olduğunu kabul etmiştir.

Benzer şekilde, Hukuk daireleri de doktorların sorumluluğunun söz konusu olduğu hallerde meydana gelen tıbbi hataları haksız fiil olarak nitelendirmekten çekinmemiş, tazminat yükümlülüğünün varlığına dair içtihat oluşturmuştur.

Özel Dairelerin zaman zaman çelişkili kararlar vermesi sebebiyle Genel Kurul tarafından incelenen kararlarda görüş birliğinin olduğunu belirtmemiz faydalı olacaktır.

Gerek Özel Dairelerce, gerekse Genel Kurullarca verilen kararların gerekçelerinin kanuna, hayatın gerçeklerine ve hakkaniyete uygun olması sebebi ile Yargıtay’ın içtihat haline gelmiş görüşlerine katıldığımızı bildirmemiz gerekmektedir.

Kutsal bir mesleği icra etmekte olan doktorlarımızın, genellikle iş yükü altında ezildikleri hallerde meydana gelen hatalı tıbbi uygulamalardan, izin verilen risk ve komplikasyon halleri hariç olmak üzere sorumlu olduğu aşikardır. Hasta ile doktor arasındaki ilişki vekalet sözleşmesi kapsamında kalmaktadır.

Vekil, istenilen sonucu kesin surette gerçekleştirmek yükümlülüğü altında olmasa dahi, istenilen sonuç için elinden gelen dikkati ve özeni göstererek hareket etmelidir. Doktorların hukuki sorumlulukları ancak gereken özenin ve dikkatin gösterilmediği hallerde mevcuttur.

Doktorların Cezai sorumlulukları ise sanatlarını insan vücudu üzerinde icra etmeleri sebebiyle çok daha kolay söz konusu olmaktadır. Vücut bütünlüğüne aykırı olarak yapılan müdahalelere her ne kadar kanun tarafından cevaz verilmiş olsa dahi, dikkatsizlik ve özen yükümlülüğünün ihlal edildiği hallerde doktorlar eylemlerinden kast ve taksir çerçevesinde sorumludurlar.

Doktorların hatalı müdahalelerinden dolayı açılacak maddi, manevi tazminat ve ceza davaları için ofisimizin uzman avukatları ile görüşebilir, hukuki destek alabilirsiniz.

Doktorların hukuki sorumluluklarından doğan doğan davalarda hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip edebilirsiniz.