fazla.çalışma.ücreti.alfa.avukatlık.01

Fazla Çalışma Ücreti

Fazla çalışma ücreti, işçinin kanuni sınırlar dışında çalışmasını ifade eder. Fazla çalışmanın sürelerinin ne kadar olduğu kanunda düzenlenmiştir. Ülkemizde işverenler tarafından işçilere sıklıkla fazla mesai yaptırılmaktadır. İşçinin fazla çalışma ücretine hak kazanması, fazla çalışma ücretinin nasıl hesaplanacağı konularını yazımızda inceleyeceğiz.

İş Kanunu’na Göre Ücret

Fazla çalışma ücretinden bahsedilebilmesi için öncelikle bazı temel kavramların açıklanmasına ihtiyaç vardır. 4857 sayılı İş Kanunu m. 32/1’de genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır. İş sözleşmesinin tarafları, asgari ücretin altında kalmamak kaydıyla sözleşme özgürlüğü çerçevesinde ücretin miktarını serbestçe kararlaştırabilirler.

Taraflar arasında ücretin tutarı konusunda uyuşmazlık çıkması halinde ücret, Türk Borçlar Kanunu’nun 401. maddesi gereğince emsal ücrete göre tespit edilmektedir. Bu madde işverenin, işçiye sözleşmede veya toplu iş sözleşmelerinde belirlenen, sözleşmede belirlenmemesi halinde ise asgari ücretten az olmamak üzere emsal ücreti ödemekle yükümlü olduğu hususlarında düzenlemeler içermektedir.

Fazla Çalışma Ücreti Nedir?

4857 sayılı İş Kanunu 63. maddesi çalışma süresi başlığı altında, “Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırkbeş saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır” denilmektedir.

İş Kanuna İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’ne göre fazla çalışma; İş Kanunu’nda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmalar olarak tanımlanmıştır. Fazla çalışmanın her saati için işçiye verilecek ücret, normal çalışma ücretinin saat başına düşen tutarının yüzde elli yükseltilmesi suretiyle ödenmesi gerekmektedir.

İşçiye Zorla Fazla Mesai Yaptırılabilir Mi?

Fazla çalışma yaptırmak için işçinin yazılı onayının alınması gerekmektedir. İşçinin onay vermemesi durumunda işveren tarafından işçiye fazla mesai yaptırılamaz. Bu nedenle işverenin işçiye zorla fazla mesai yaptırması mümkün değildir.

İşçi, fazla çalışma için verdiği onayı vermiş olsa dahi onayı geri alabilir. Fazla çalışmak istemeyen işçi, otuz gün öncesinden işverene yazılı bildirmek şartıyla verdiği onayı geri alabilir.

Fazla Çalışma Ücreti Nasıl İspat Edilir?

Mahkeme önünde fazla çalışma yaptığını öne süren işçi bu iddiasını ispatlamakla mükelleftir. İşçi fazla çalışma sürelerini yazılı delilerle ispatlayabileceği gibi tanık beyanlarıyla da ispatlaması mümkündür. Uygulamada işçinin fazla mesai yaptığı iddiası genellikle tanıklarla ispatlanmaktadır.

Dinlenilecek tanıkların işyerinde çalışma düzenini bilecek konumda olmaları önem arz etmektedir. İşyerinde çalışması olmayan kişilerin beyanları bu yönde yeterli olmaz. Tanıklar işyeri çalışanlar olabileceği gibi, işyeri yakınlarında olup da işyerindeki çalışma gün ve saatler konusunda bilgi sahibi kişilerden de olabilmektedir.

Fazla Çalışma Ücretinin Ödendiği Nasıl İspatlanır?

İşçi tarafından fazla mesainin yapıldığının tanıklar yoluyla ispatlanması halinde, işçinin fazla çalışma ücretine hak kazandığı kesin hale gelir. Bu durumda artık işveren, işçinin hak ettiği fazla mesai ücretini ödediğini ispat etmekle yükümlüdür.

Burada işveren, fazla mesai ücretini ödediğini tanık yoluyla ispat edemez. İşveren, zayıf konumda bulunan işçiye karşı ödeme itirazını usulünce ispatlamalıdır. Yargıtay uygulamasına göre, işveren fazla çalışma ücretinin ödendiğini yazılı delille olarak ispatlamalıdır. İşveren, ödeme itirazını ücret bordrosu veya banka dekontlarıyla ispatlamalıdır.

Fazla Çalışma Ücreti Bakımından Ücret Bordrolarının Delil Niteliği

Ücret bordrolarının delil olarak nitelendirilmesi ya da sunulan bordoların içeriğinde farklı hususlar bulunması konusunda Yargıtay genelde şu temel ilkeleri esas almıştır.

  • İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. İşçinin imzasını taşıyan bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği var sayılır.
  • İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği görülüyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ispatı yazılı delille mümkün olmaktadır. Bu delillere örnek olarak işyeri puantaj kayıtları, takograf, kamu kurumlarına ait resmi kayıtlar gösterilebilir.
  • İşçi bordroyu imzalasa dahi, bordro üstünde işçinin daha fazla alacağının bulunduğu şerh (ihtirazi kayıt, çekince) olması halinde fazla çalışma ispatı her türlü delille yapılabilmektedir.
  • Bordronun imzasız olması halinde ise, fazla çalışma her türlü delille ispatlanabilir.
  • Bordroların bir kısmın imzalı bir kısmının imzasız olması halinde imzalı olanlar için tanık dinlenilmez. Bordroları imzalı aylara dair fazla çalışmalar kesin delille ispatlanabilir.

Fazla Çalışma Ücreti Nasıl Hesaplanır?

Fazla çalışma saat ücreti, normal çalışma saat ücretinin yüzde elli fazlasıyla ödenmelidir. İşçiye fazla çalışma yaptığı saatler için normal çalışma ücreti ödenmişse, bu halde sadece kalan yüzde elli zamlı kısmı ödenecektir.

Fazla çalışma ücreti hesaplanırken çalışmanın ait olduğu dönem ücretiyle hesaplanması gerekmektedir. Bu hesaplama ücretinin kabaca formülü şu şekildedir;

Fazla çalışma ücreti = güncellenmiş saat ücreti x 1,5 x çalışılan hafta sayısı x haftalık fazla çalışma süresi

Yargıtay’a Göre Fazla Çalışma Ücreti Hesaplanması

İş davalarında mahkemeler ve dosyada rapor hazırlayan bilirkişiler, Yargıtay’ın verdikleri emsal kararlar doğrultusunda hesaplama yaparlar.

Fazla çalışma, genel tatil ve hafta ücretleri fesih tarihindeki ücret üzerinden değil, hak kazanılan döneme ait çıplak brüt ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, feshin tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki brüt asgari ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, fesih tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki bürüt asgari ücrete oranlanmalı (bölünmeli) be bir kat sayı tespit edilmeli, hak kazanılan dönemlere ait brüt asgari ücret 225’e bölünerek, davacının saat ücreti belirlenmeli, bulunan saat ücreti ile kat sayı çarpılarak dönem ücretleri güncellenmelidir.

Yargıtay’ın Fazla Mesai Hesaplama Yöntemi

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2016 tarihli kararında (Yargıtay 9. HD 2014/30839 E. -2016/3851), fazla çalışma ücretini detaylıca şu şekilde hesaplamıştır;

“Fazla çalışma, genel tatil ve hafta ücretleri fesih tarihindeki ücret üzerinden değil, hak kazanılan döneme ait çıplak brüt ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, feshin tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki brüt asgari ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, fesih tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki bürüt asgari ücrete oranlanmalı (bölünmeli) be bir kat sayı tespit edilmeli, hak kazanılan dönemlere ait brüt asgari ücret 225’e bölünerek, davacının saat ücreti belirlenmeli, bulunan saat ücreti ile kat sayı çarpılarak dönem ücretleri güncellenmelidir.

Fazla çalışma ücreti = güncellenmiş saat ücreti x 1,5 x çalışılan hafta sayısı x haftalık fazla çalışma süresi

Davacı fazla çalışma ücretini net miktar olarak talep etmiş ise, yukarıda hesaplanan brüt 27,49 TL fazla çalışma ücretinden önce %14 oranında SGK işçi payı ve %1 oranında da işsizlik sigortası primi kesintisi yapılarak gelir vergisi matrahı bulunur, bulunan matrah üzerinden % 15 oranında gelir vergisi kesintisi yapılır ayrıca brüt 227,49 TL üzerinden (hesaplama tarihi itibariyle) binde 7,59 oranında damga vergisi kesintisi yapılır, tüm kesintiler toplanır ve 227,49 TL’den çıkartılarak net rakama ulaşılır.

 Fazla Çalışma Yapılamayacak Haller

İş Kanuna İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’yle bazı işçilerin fazla çalışma yapması yasaklanmıştır.  Bu kişiler;

  • 18 yaşından küçük olan işçiler,
  • Gebe veya yeni doğum yapmış ve çocuk emzirmekte olan işçiler,
  • Kısmi süreli iş sözleşmesine bağlı olarak çalışan işçiler,
  • Yer altında çalıştırılan maden işçileri,
  • Onayları iş sözleşmesiyle ya da sonradan verilmiş olan ancak sağlık durumu nedeniyle çalışamayacak durumda olan işçiler,

Fazla çalışma yapması yasaklı olup, işverence işçilerin fazla çalışma yapmaya zorlanması halinde işçinin haklı fesih hakkı doğmaktadır.

Fazla Çalışma Ücretinin Zamanaşımı

Hukukta her alacak için bir zamanaşımı süresi kararlaştırılmıştır. Her ne kadar bu zamanaşımı alacak kalemini ortadan kaldırmaz ise de yapılan itiraz nedeniyle söz konusu alacak borçludan talep edilememektedir. İlgili mevzuata göre, fazla çalışma ücreti talebi 5 yıl içinde zamanaşımına uğrar. Bu süre, fazla çalışma sürecinin yaşandığı andan itibaren başlar. Dolayısıyla, işçilerin haklarını korumak ve zamanında talepte bulunmak için bu süre sınırlamasını dikkate almak önemlidir.

Fazla çalışma ücretleri hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

ses kaydı almak suç mudur

Ses Kaydı Almak Suç Mudur? Delil Olur Mu?

“Ses kaydı almak suç mudur?” konusu, günümüzde teknolojinin ilerlemesiyle birlikte sıkça sorulan bir soru haline gelmiştir. Ses kaydı almanın kolaylaşmış olması ve cep telefonlarının birçok insanın günlük yaşamının bir parçası haline gelmiş olmasıyla birlikte oldukça merak edilen bir konudur.

Bu yazımızda izinsiz ses kaydı almanın yasal durumu, Türk Ceza Kanunu’nun hangi maddelerini ihlal ettiği ve bu kayıtların delil olarak kullanılabilirliği konularını ele alacağız.

Ses Kaydı Almak Suç mu? İzinsiz Ses Kaydı Almak Hangi Suçu Oluşturur?

Özel yaşamın gizliliği ve mahremiyet gibi kavramları etkileyebilen bir eylem olan ses kaydı almak; İzinsiz olarak gerçekleştirildiğinde ceza kanunu bakımından bazı suçların oluşmasına sebebiyet verebilir. Bu suçlara değinecek olursak:

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu (TCK m.134)

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 134. maddesinde özel hayatın gizliliğini ihlal suçu düzenlenmiştir. Bu maddeye göre:

Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Yukarıdaki maddeden açıkça anlaşılacağı üzere kişilerin özel hayatının ses kaydı alınması yoluyla ihlal edilmesi, özel hayatın gizliliği suçunu oluşturmakta olup daha fazla cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak düzenlenmiştir.

TCK m.134 gerekçesinde özel hayat kavramı “başka suretle başkaları tarafından görülmesi mümkün olmayan bir özel yaşam olayı” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla herkes tarafından bilinebilecek durumdaki olaylar sırasında ses kaydı alınması bu suçu oluşturmaz.

Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu (TCK m.132)

Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu; iki veya daha fazla kişinin telefon, internet, e-posta, mektup, telgraf vb. araçları kullanarak kurdukları iletişimin gizlice ve izinsiz bir şekilde üçüncü kişiler tarafından dinlenmesi, okunması, kayda alınması halinde oluşur.

TCK m.132’ye göre: “Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır.

Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın hukuk aykırı olarak alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

İzinsiz ses kaydı alarak haberleşmenin ihlal edilmesi, haberleşmenin taraflarından biri veya üçüncü bir kişi tarafından gerçekleştirilebilir. Taraflardan birinin bu suçun faili olabilmesi için yalnızca haberleşmeyi kayda alması yetmemekte olup, aynı zamanda kaydedilen içeriği ifşa etmesi gerekir.

Kişiler Arasındaki Konuşmanın Dinlenmesi ve Kayda Alınması (TCK m.133)

Kişiler arasındaki konuşmanın dinlenmesi ve kayda alınması suçu Türk Ceza Kanunu’nun 133. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre;

Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların kaydedilmesi suretiyle elde edilen verileri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve dörtbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Bu maddede öngörülen suçun gerçekleşebilmesi için, ses kaydını alan failin konuşmanın taraflarından biri olmaması gerekir.

Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, konuşmanın aleni olup olmadığıdır. Kişilerin diğer insanlardan gizledikleri konuşmalar aleni olmayan konuşmalardır.

Örneğin herkese açık bir alanda yüksek sesle konuşan, konuşmalarını başkalarından gizleme gayreti içinde bulunmayan kişilerin konuşmalarını kaydetmek, bu suçu oluşturmayabilir.

İzinsiz Ses Kaydı Almanın Cezası Nedir?

İzinsiz ses kaydı almanın cezası, suçu oluşturan eyleme göre farklılık göstermektedir. Dolayısıyla fail somut olayın özelliklerine göre cezalandırılacaktır.

Ses kaydının izinsiz alınması özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu(TCK m.134) oluşturuyorsa, suçun temel halinde 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası, nitelikli hali olan ses kayıtlarının ifşa edilmesi durumunda ise 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacaktır.

Eğer ses kaydı alınması neticesinde haberleşmenin gizliliğini ihlal (TCK m.132) suçu oluşuyorsa, suç ses kaydı alınması suretiyle gerçekleştirildiğinden temel hali 1 yıldan 3 yıla kadar olan hapis cezası bir kat artırılır.

Ses kaydı içerikleri hukuka aykırı olarak ifşa edilirse 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Eylem TCK m.133’te yer alan kişiler arasındaki konuşmanın dinlenmesi ve kayda alınması suçunu oluşturuyorsa bu suçun cezası 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıdır.

Ayrıca, aleni olmayan bir konuşmaya katılan kimse konuşanların sesini rızaları olmadan kaydederse hakkında 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına çarptırılır.

İzinsiz ses kaydı alınması sebebiyle 1 yıldan az süreyle hükmedilen hapis cezaları adli para cezasına çevrilebilir. Bu suçlar hakkında diğer koşulların da sağlanması halinde HAGB kararı verilebilir.

İzinsiz Ses Kayıtları Mahkemelerde Delil Olarak Gösterilebilir mi?

Kural olarak kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez. Dolayısıyla hukuka aykırı delil yok hükmündedir ve hükme esas alınamaz.

Bu durumda izinsiz ses kayıtları mahkemelerde delil olarak gösterilebilir mi? Gizlice alınan ses kayıtları delil olarak kullanılamaz, ancak bunun istisnaları vardır. Aşağıda detaylıca değineceğiz.

Ses Kaydı Almak Nasıl Yasal Olur? Ses Kaydı Almak Hangi Durumlarda Suç Teşkil Etmez?

Ses kaydı alan kişinin eyleminin hukuka uygun olması için, bir suçun meydana geldiği sırada başka bir şekilde delil elde etme imkanının bulunmaması ve kaybolma olasılığı bulunan kanıtların kaybolmasını engellemek amacıyla hareket edilmesi gerekir.

Zorunluluk hali bulunan bu durumlarda eylem hukuka uygun hale geleceğinden, suç teşkil etmez ve kişi cezalandırılmaz. Dolayısıyla elde edilen ses kayıtları mahkemelerde delil olarak kullanılabilecektir.

Bu konuda en çok merak edilen hususlardan biri, eşlerin aldığı ses kayıtlarının boşanma davalarında delil olarak kullanılıp kullanılamayacağıdır.

Yargıtay kararlarına göre, eşlerden biri ses kaydını yalnızca diğer eşin evliliğe uygun olmayan davranışlarını kanıtlamak ve mahkemeye delil olarak sunmak amacıyla almışsa, bu ses kayıtları kanıt olarak kabul edilir. Detaylı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

“Ses kaydı almanın suç olup olmadığı ve cezası” hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Yine “ses kaydı almanın cezaları” hakkında Mevzuat sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Ancak alanında uzman bir ceza avukatından destek almanız tavsiye edilir.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2019/5091 K. 2019/11807 T. 28.11.2019

“Dava, satın alınan aracın ayıplı olduğundan bahisle sözleşmenin iptali ile satış bedeli olarak ödenen bedelin ve yapılan masrafların tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, hükme esas alınan bilirkişi raporunda, aracın satış ilanındaki kilometresinin 148.000 km olduğu, aracın 27.08.2012 tarihli muayenesinde kilometresinin 287.605, 28.08.2014 tarihli muayenesinde ise kilometresinin 148.335 olduğu, kilometresi düşürülen araçtaki bu durumun tespitinin ancak teknik inceleme ile anlaşılabileceği, aracın emsallerinin 2019 yılı itibarıyle 22.000,00 TL, kilometresinin düşürülmüş halinin ise 18.000,00 TL olduğu olduğu yönünde görüş bildirilmiş ve mahkemece davaya konu aracın gizli ayıplı olduğu kabul edilerek 4.000,00 TL değer kaybına hükmedilmiştir. 

Ayıp nedeniyle satış bedelinden indirilecek miktarın tespitinde, doktrinde, “mutlak metod”, “nisbi metod” ve “tazminat metodu” adıyla bilinen değişik görüşler mevcutsa da, gerek Dairemiz gerekse Yargıtay tarafından öteden beri uygulanan “nispi metod” olarak adlandırılan hesaplama yöntemi benimsenmektedir. Bu metoda göre; satış tarihi itibariyle satılanın, ayıpsız ve ayıplı değerleri arasındaki oranın, satış bedeline yansıma miktarı belirlenmektedir. Başka bir ifade ile satılanın, tarafların kararlaştırdıkları satış bedeli gözetilmeksizin, satış tarihi itibariyle gerçek ayıpsız rayiç değeri ile, ayıplı haldeki rayiç değeri ayrı ayrı belirlenerek, bu iki değerin birbirine bölünmesi suretiyle elde edilecek oran, satış bedeline uygulanmaktadır.

Somut olayda bu hususlar gözetilmeksizin hazırlanan bilirkişi raporu hükme esas alınarak hüküm kurulmuş olması bozmayı gerektirir.”

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Sonradan çıkan gizli ayıbın satıcıya bildirilmesi gerekir.

Sonradan çıkan gizli ayıbın satıcıya bildirilmesi gerekir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2016/17257 K. 2019/6495 T. 23.5.2019

“Davacı, eldeki dava ile davalıdan satın aldığı dükkanın gizli ayıplı olması nedeni ile ödemiş olduğu su faturasının mutad kullanım miktarının hesaplanarak bakiyesinin davalıdan tahsilini istemiştir. Davalı, ayıp bulunmadığını ve süresinde ayıp ihbarı yapılmadığını savunarak davanın reddini dilemiş; Mahkemece, satım tarihinden itibaren davacının taşınmazı gerekli şekilde muayene etmediği ve bu konuda gerekli özeni göstermediği, bu özensizliği yada dikkatsizliğinin davalıya yüklenemeyeceği, satın aldığı tarihten itibaren 5. aya kadar taşınmazı hiç açmadığı anlaşıldığından gizli ayıpla ilgili oluşan durumu süresinde ihbar etmediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

6098 Sayılı TBK.’nun 223. maddeye göre, (818 sayılı BK’nun 198.maddesi), alıcı, teslim aldığı malı işlerin olağan akışına göre, imkân bulunur bulunmaz gözden geçirmek ve satıcının sorumluluğunu gerektiren bir ayıp gördüğü zaman bunu satıcıya uygun süre içinde ihbar etmekle yükümlüdür. Bunu ihmal ettiği takdirde, satılanı kabul etmiş sayılır. Ancak, satılanda olağan bir gözden geçirme ile meydana çıkarılamayacak bir ayıp bulunması halinde, bu ayıp sonradan meydana çıkarsa, bu durumu da hemen satıcıya bildirmediği takdirde yine satılanı bu ayıp ile birlikte kabul etmiş sayılır.

Somut olayda davacı kendisine tebliğ edilen yüksek miktarlı su faturası ile öğrendiği ayıbı davalıya bildirdiğini ve davalı tarafından arızanın giderildiğini bildirmiş olup, bu husus davalının da kabulündedir. O halde Mahkemece, davacının iddia ettiği gizli ayıbı su faturasının kendisine tebliği ile öğrendiği ve süresinde davalıya ihbar ettiği kabul edilerek işin esasının incelenmesi, taşınmazda davacının iddia ettiği ayıbın bulunup bulunmadığı ve davalının sorumlu olup olmadığının değerlendirilmesi sonucu hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.”

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Aracın piyasa değerinden düşük satılması ayıplı olduğuna karine teşkil etmez.

Aracın piyasa değerinden düşük satılması ayıplı olduğuna karine teşkil etmez.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2014/37427 K. 2015/28490 T. 5.10.2015

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 219 ve devamı maddelerinde düzenlenen, ayıptan sorumluluk hükümlerinden kaynaklanmakta olup, dava konusu aracın pert olduğu konusunda uyuşmazlık yoktur. Dosya kapsamına göre dava konusu aracın pert olduğu davacıdan gizlenmiştir.

Türk Borçlar Kanununun 223. maddesi hükmüne göre; alıcı, devraldığı satılanın durumunu işlerin olağan akışına göre imkân bulunur bulunmaz gözden geçirmek ve satılanda satıcının sorumluluğunu gerektiren bir ayıp görürse, bunu uygun bir süre içinde ona bildirmek zorundadır. Alıcı gözden geçirmeyi ve bildirimde bulunmayı ihmal ederse, satılanı kabul etmiş sayılır. Ancak, satılanda olağan bir gözden geçirmeyle ortaya çıkarılamayacak bir ayıp bulunması hâlinde, bu hüküm uygulanmaz. Bu tür bir ayıbın bulunduğu sonradan anlaşılırsa, hemen satıcıya bildirilmelidir; bildirilmezse satılan bu ayıpla birlikte kabul edilmiş sayılır.

Davacı, 08.02.2012 tarihinde noterden devraldığı aracı gizli ayıbı öğrenir öğrenmez 20.02.2012 tarihli ihtarname ile davalıya bildirmiş ve sonrasında bunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Mahkemece her ne kadar aracın piyasa değerinden düşük satın alınması ve satın alma tarihinde yetkili servis sorgulamasının davacı tarafından yapılabileceği belirtilerek, davacının ayıbı bildiğine kanaat getirilmiş ise de; aracın piyasa değerinden düşük satın alınması davacının ayıbı bildiğine karine teşkil etmez. Davacının, satın aldığı araçla ilgili olarak Trafik Şube Müdürlüğü’nce tutulan kayıtları, aracın sigorta kayıtlarını, TRAMER kayıtlarını inceleme ve TRAMER’e SMS atarak bilgi edinme yükümlülüğü de yoktur.

Davalı taraf, satış öncesinde davacıyı aracın pert olduğu konusunda bilgilendirdiğini veya davacının bu hususu bildiğini ispatlayamamıştır. Satışa konu araç hukuki ayıplıdır. Ayıp davacıdan gizlenmiştir. Ayıbın gizlenmediğinin ispat yükü davalıda olup davalı üzerine düşen ispat yükünü yerine getirememiştir. Satıcı ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur. Davalı satıcının ayıptan sorumluluk borcu bulunmaktadır. Davacının olayda kusurundan söz edilemez.

Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda ayıptan sorumluluk hükümleri gereğince davacı uğradığı zararları akidi olan davalıdan isteyebilir. Davacı BK 219 ve sonraki ayıptan sorumluluk hükümlerine göre davalıdan ayıp oranında bedel indirimi istemekte haklıdır.”

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Velayetin değiştirilmesi davasında çocuğa tercihi sorulabilir.

Velayetin değiştirilmesi davasında çocuğa tercihi sorulabilir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2016/13471 K. 2017/1490 T. 14.2.2017

Davacı baba, davalı annenin sosyal ilişkilerinin çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimi bakımından tehlike arz ettiğini iddia etmiş, mahkemece 26.11.2015 tarihinde velayet konusunda görüşlerine başvurulan ortak çocuk, annenin daha önce arkadaşları ile birlikte evde sigara içip alkol aldıklarını, ancak artık bu şekilde davranışlar göstermediğini beyan etmiştir.

Velayete ilişkin hususlar kamu düzenini ilgilendirir ve re’sen araştırma ilkesi geçerlidir. Bu sebeple, yargılama sırasında meydana gelen gelişmelerin bile göz önünde tutulması gerekir.

Davacı babanın iddiaları ve küçüğün beyan içeriği gereğince, ortak çocuğun velayet konusunda görüşlerine başvurulduğu tarih dikkate alındığında, 26.11.2015 günlü beyanı sonrası yaşadığı veya yaşamak istediği ortamı değerlendirmesine imkan verecek, dolayısıyla velayeti konusunda görüşünün alınmasını gerektirecek ölçüde uzun süre geçtiği de gözetilerek, bizzat ya da istinabe yoluyla; eğitim, kültür ve yaşam olanakları bakımından nerede yaşamak istediği konusunda bilgilendirilerek, velayet hakkındaki tercihinin hakim tarafından yeniden kendisinden sorulması (Yargıtay HGK 16.03.2012 tarih, 2011/2-884 Esas, 2012/197 Karar ) ve gerektiğinde yeniden psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacı niteliğindeki uzman veya uzmanlardan (4787 sayılı Kanun m. 5) ortak çocuğun anne ve baba yanındaki barınma ve yaşama koşullarını da değerlendirir içerikte sosyal inceleme raporu alınması ve tüm deliller birlikte değerlendirilip, ebeveynlerinden hangisi yanında kalmasının çocuğun yüksek menfaatine uygun olacağı tespit edilip, sonucuna göre karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.”

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Hukuksal semere edilen çentik fabrikası için intifadan men şartı aranmaz.

Hukuksal semere edilen çentik fabrikası için intifadan men şartı aranmaz.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2015/10104 K. 2017/949 T. 28.2.2017

Bilindiği üzere, paylı mülkiyette taşınmazdan yararlanamayan paydaş, engel olan öteki paydaş veya paydaşlardan her zaman payına vaki elatmanın önlenilmesini ve ecrimisil isteyebilir. Elbirliği mülkiyetinde de paydaşlardan biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan ortaklar aleyhine ecrimisil davası açabilir. Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa ve maddi zararı yoksa açacağı ecrimisil davasının dinlenme olanağı yoktur.

Kural olarak, men edilmedikçe paydaşlar birbirlerinden ecrimisil isteyemezler. İntifadan men koşulunun gerçekleşmesi de, ecrimisil istenen süreden önce davacı paydaşın davaya konu taşınmazdan ya da gelirinden yararlanmak isteğinin davalı paydaşa bildirilmiş olmasına bağlıdır. Ancak, bu kuralın yerleşik yargısal uygulamalarla ortaya çıkmış bir takım istisnaları vardır.

Bunlar; ecrimisil istenen taşınmazın (bağ, bahçe gibi) doğal ürün veren yada (işyeri, konut gibi) kiraya verilerek hukuksal semere elde edilen yerlerden olması, paylı taşınmazı işgal eden paydaşın bu yerin tamamında hak iddiası ve diğerlerinin paydaşlığını inkar etmesi, paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşma sonucu her paydaşın yararlanacağı ortak taşınmaz veya bölümlerinin belirli bulunması, davacı tarafından diğer paydaşlar aleyhine daha önce bu taşınmaza ilişkin, elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri davalar açılması veya icra takibi yapılması halleridir.

Bundan ayrı, taşınmazın getirdiği ürün itibariyle de, kendiliğinden oluşan ürünler; biçilen ot, toplanan fındık, çay yahut muris tarafından kurulan işletmenin yahut, başlı başına gelir getiren işletmelerin işgali ve davaya konu taşınmazın kamu malı olması halinde intifadan men koşulunun oluşmasına gerek bulunmamaktadır.

Yine paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşması sonucu her paydaşın yararlanacağı ortak taşınmaz veya bölümlerinin belli bulunması durumunda, davacı paydaş tarafından davalı paydaş aleyhine bu taşınmaza ilişkin elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri dava açılması hallerinde yine intifadan men koşulu aranmaz.

Bu nedenle, davaya konu taşınmazlar yönünden sayılan istisnalar dışında intifadan men koşulunun gerçekleşmesi aranacak ve intifadan men koşulunun gerçekleştiği iddiası, her türlü delille kanıtlanabilecektir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.02.2002 gün ve 2002/3-131 E, 2002/114 K sayılı ilamı).

25.05.1938 tarih ve 29/10 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ve Yargıtay’ın aynı yoldaki yerleşmiş içtihatları uyarınca ecrimisil davaları beş yıllık zamanaşımına tabi olup bu beş yıllık süre dava tarihinden geriye doğru işlemeye başlar.

Somut olaya gelince; yukarıda belirtilen ilkeler ve gerçekleşen olgular dikkate alındığında fabrika niteliğinde bulunan ve kiraya verilerek hukuksal semere elde edilen çeltik fabrikası yönünden paydaşlar arasında intifadan men şartı aranmayacağından davacılar yönünden ecrimisil koşullarının oluştuğu kuşkusuzdur. Ecrimisil davaları yukarıda belirtilen İBK uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi ise de davalılar tarafından yasal sürede zamanaşımı itirazında bulunulmamıştır.

Öte yandan, ecrimisil davalarını malik olan kişinin o yeri kullanan ve kullandıran aleyhine açabileceği de açıktır.

Hal böyle olunca, yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda, 2002-2010 tarihleri arasında davacıların payları oranında bilirkişi incelemesiyle belirlenecek ecrimisile hükmedilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Devre Tatil ve Devre Mülk Sözleşmesi

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası

Giriş

İsim ve soyisim değişikliği ülkemizde en çok merak edilen ve uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir alandır. Bu makalede, isim ve soyisim değişikliği davasının ne olduğu, nasıl açıldığı ve sürecin şartları hakkında detaylı bilgi bulacaksınız.

İsim ve Soyisim Davası Nedir?

Adın değiştirilmesi Türk Medeni Kanunu’nun 27. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre; “Adın değiştirilmesi, ancak haklı sebeplere dayanılarak hâkimden istenebilir. Adın değiştirildiği nüfus siciline kayıt ve ilân olunur. Ad değişmekle kişisel durum değişmez. Adın değiştirilmesinden zarar gören kimse, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava edebilir.”

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası Hangi Sebeplerle Açılabilir?

İsim ve soyisim değişikliği davası ancak haklı sebeplere dayanılarak açılabilir. Hangi nedenlerin haklı neden sayılacağı kanunda düzenlenmemiştir.

Örneğin isim veya soyismin gülünç olması, kaba olması, milli kültür, örf ve adetlerine aykırı olması, kötü tanınan bir şahıs ismiyle özdeşleşmesi, kişinin isminin başkasıyla aynı olması ve bunun sonucu olarak toplumda yanlış anlaşılmalara maruz kalması, Türk vatandaşlığına girmiş kişinin Türk ismi almak istemesi halleri Yargıtay içtihatları uyarınca haklı neden olarak kabul edilmektedir.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası Bakımından Görevli ve Yetkili Mahkeme

İsim ve soyisim değişikliği davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise davayı açacak olan kişinin yerleşim yeri veya nüfusa kayıtlı olduğu yerdir.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası Kime Karşı Açılır?

Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. Maddesine göre, isim ve soyisim değişikliği davasında davalı taraf Nüfus Müdürlüğü olacaktır.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davasına İtiraz Edilmesi Mümkün Mü?

İsmin değiştirilmesiyle zarar gören kişinin, kesinleşmiş mahkeme kararının kendisine tebliğinden itibaren 1 yıl içinde dava açması gerekmektedir. Zararın ispatlanabilir olması gerekmektedir.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası İkinci Kez Açılabilir Mi?

5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36/1-b maddesinde “aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davasının yalnızca bir kere açılabileceği” düzenlenmişti. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin 30.03.2012 tarihli 2011/34 E. 2012/48 K. Sayılı kararı ile ilgili hüküm iptal edilmiş ve “haklı sebeplerin bulunması halinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden istenebilir” olarak düzenlenmiştir.

İsim ve Soyisim Değiştirme Nüfus Müdürlüğünde Yapılabilir Mi?

Nüfus Müdürlüğünden adın veya soyadın değiştirilmesi istenemez.

Konuyla İlgili Emsal Yargıtay Kararları

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin adın değiştirilmesi hususunda vermiş olduğu E. 2017/7280 K. 2018/2786 ve 27.2.2018 tarihli kararı şu şekildedir:

“Davacı dava dilekçesinde … olan isminin … olarak düzeltilmesini istemiş; mahkemece, davacının hırsızlık suçundan altı kaydının olduğu, herhangi bir arama durumunda adının değiştirilmesinin karışıklıklara yol açacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TMK’nın 27. maddesinde; adın değiştirilmesinin ancak haklı sebeplere dayanılarak hakimden istenebileceği, adın değiştirildiğinin nüfus siciline kayıt ve ilan olunacağı, ad değişmekle kişisel durumun değişmeyeceği bu değişiklikten zarar görenin bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava edebileceği hükme bağlandığından davacının adını değiştirme talebinin haklı nedene dayandığı, sabıkasının olmasının tek başına davanın reddi gerekçesi olmayacağı ve mahkemece, değişiklik kararı kesinleştiğinde ilgili yerlere bildirileceğinden karışıklık çıkmayacağı ve ayrıca tanık beyanı dikkate alındığında davanın kabulüne karar verilmesi yerine uygun bulunmayan gerekçeyle reddi doğru görülmemiştir.”

Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2014/14304 E. 2015/1247 K. Sayılı kararı:

4721 Sayılı Türk Medeni Yasasının 27. maddesi hükmü uyarınca “kişi haklı nedenlere dayanarak adının değiştirilmesini hakimden isteyebilir.” Hangi hallerin haklı sebep teşkil ettiği konusu her bir davadaki özel koşullara göre mahkemece belirlenecektir. Bu belirleme yapılırken objektif koşullardan çok değiştirme isteminde bulunanın mahkemeye sunacağı özel nedenlerin dikkate alınması gerekir. Bu özel, kişiye özgü nedenler; istemde bulunanın kişiliği, sosyal statüsü, aile ilişkileri de gözönünde bulundurularak hakim tarafından değerlendirilmelidir.

Ad ve soyadı kişiliğin ayrılmaz bir öğesidir. Kişi bununla anılır ve tanımlanır. Ad veya soyadı niteliği gereği onu taşıyan kişi tarafından benimsendiğinde anlam taşır. Adını benimsemeyen kişiliği ile özdeşleştirmeyen kimsenin, adını değiştirmek istemesi en doğal hakkıdır. Böyle bir durumda, ad değiştirme istemlerini içeren davalarda davacının tercih ve arzusunun ön planda tutulması ve öncelikle dikkate alınması gerekir.

Türk Medeni Yasasının öngördüğü “haklı neden” bu kapsam içinde değerlendirildiğinde hakimin bu konudaki takdiri; ileri sürülen nedenin ve yeni alınmak istenen ad veya soyadının toplum değerlerine ve yasanın buyurucu kurallarına ters düşmeyen, özellikle başkalarına veya çevreye zarar vermeyen, incitmeyen nitelikte bulunduğunun saptanmasıyla sınırlı olmalıdır.

Somut olayda; mahkemece haklı nedenlerin var olup olmadığı saptanmadan, yetersiz araştırma ve eksik inceleme sonucu davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.”

“İsim ve soyisim değişikliği davası” konusu ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?

Giriş

Kiracının taşınmazda oturduğu sırada yaptığı masraflar, genellikle kiracı ve ev sahibi arasında potansiyel bir hukuki konu teşkil eder. Bu makalede, kiracının taşınmaz mal üzerinde gerçekleştirdiği masrafları talep etme hakkını anlamak için temel bilgileri ele alacağız.

Zorunlu ve Faydalı Masraflar Nelerdir?

Kiracının taşınmaza yaptığı masrafları üç farklı şekilde ayırabiliriz; zorunlu masraflar, faydalı masraflar ve lüks masraflar.

Zorunlu masraflar; kiralananın değerinin düşmesine engel olan, kullanımının yahut bozulmasının aşırı derecede güçleşmesini önleyen masraflardır. Örneğin taşınmazın bozulan su tesisatının tamiri zorunlu bir masraftır.

Faydalı masraflar; yapılması zorunlu olmayan ancak kiralananı iyileştirici yenilik ve değişikliklerdir. Faydalı masraflar da kiralananın değerinde artış meydana getirir ancak buradaki önemli kriter, bu yapılan yenilik ve değişikliklerin kiralananın kullanım durumunu iyileştirici ancak vazgeçilebilir nitelikte olmasıdır. Örneğin kapı kollarının değiştirilmesi, çalışmayan panjurların yaptırılması gibi.

Lüks masraflar; zorunlu ve faydalı masraflar dışında kalan, kiracının kendi isteğiyle yapmış olduğu keyfiyete dayalı harcamalardır. Örneğin kiralanan taşınmazda sağlam ve kullanılabilir durumda olan kapı ve parkelerin daha pahalı bir modeliyle değiştirilmesi.

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Hangi Masrafları İsteyebilir?

Türk Borçlar Kanunu m. 321; “- Kiracı, kiraya verenin yazılı rızasıyla kiralananda yenilik ve değişiklikler yapabilir. Yenilik ve değişikliklere rıza gösteren kiraya veren, yazılı olarak kararlaştırılmış olmadıkça, kiralananın eski durumuyla geri verilmesini isteyemez. Kiracı, aksine yazılı bir anlaşma yoksa, kiraya verenin rızasıyla yaptığı yenilik ve değişiklikler sebebiyle kiralananda ortaya çıkan değer artışının karşılığını isteyemez.”

Kiracının sözleşmenin bitiminde kiraya konu taşınmazı aynen teslim yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu nedenle kiracı, kiraya verenin rızası olmadan faydalı veya lüks masraflar yapmışsa, kiraya veren taşınmazın eski haline getirilmesini isteyebilir. Bu durumda kiracı yaptığı masrafları talep edemeyeceği gibi, eski haline getirmeden doğan masraflara katlanır.

Kiraya veren yapılan yenilik ve değişikliklere yazılı olarak rıza gösterirse veya yapılan değişiklikleri benimserse, kiralananın eski haline getirilmesini talep edemez. Kiraya verenin yapılan değişiklikleri benimsemesine örnek olarak; kiraya verenin değişiklikleri kabul ederek kiralananı satması veya tekrar kiraya vermesi verilebilir. Bu durumda kiracı yapılan değişiklikler sebebiyle kiralananda meydana gelen değer artışını kiraya verenden isteyebilir.

Kiracı, kiralanana yaptığı faydalı ve zorunlu giderlerden alınıp götürülmesi mümkün olmayan ve davalı kiraya veren tarafından benimsenenlerin yapıldıkları tarihler itibariyle bedellerini vekaletsiz iş görme hükümlerine göre isteyebilir.

Kiracı, kiralanana yaptığı lüks masrafları talep edemez. Ancak söküp götürülmesi mümkün olan lüks masrafları mülk sahibinden talep edebilir.

Taraflar kira sözleşmesine kiracı tarafından yapılan faydalı ve zorunlu masrafların talep edilemeyeceğine ilişkin hüküm düzenleyebilirler. Bu durumda kiracının yapmış olduğu masraflar neticesinde bir değer artışı meydana gelmiş olsa dahi, bunu talep edemeyecektir.

Kiralanan Taşınmaza Yapılan Masraflar Nasıl Hesaplanır?

Yargıtay’ın yerleşik içtihatları uyarınca, taşınmazın satıldığı tarihte kiralananın kiracı tarafından yapıldığı kabul edilen faydalı giderlerle birlikte gerçek değeri ile faydalı giderler dikkate alınmaksızın taşınmazın değeri belirlenmeli, bu şekilde elde edilecek değerler arasında bir fark meydana geldiğinde bu değerler birbirlerine oranlanmalı, böylece kiracının yaptığı imalatların bedele yansıma miktarı bulunmalıdır.

Konuyla İlgili Emsal Karar

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2012/17141 E. 2013/9733 K. Sayılı 02.06.2013 tarihli kararı;

“Davacı kiracı, kiralanana yaptığı faydalı ve zorunlu masrafları Borçlar Kanunu’nun, 414. Maddesi kapsamında vekâletsiz iş görme hükümlerine göre davalı kiralayandan isteyebilir. Bununla birlikte yapıların değerinin tam olarak davacıya verilmesi de yerinde bir uygulama olmayacaktır.

Öte yandan davacı kiralananı kullanmaya devam etmektedir. Bu sebeple faydalı masrafları isteyemese de taşınmazın davalılar tarafından satıldığı tarihte faydalı masraflar nedeni ile kiralanandaki değer artışı gözetilerek bu artışı isteyebileceğinden mahkemece ek rapor alınarak ya da yeniden konusunda uzman bilirkişi ya da bilirkişi kurulu seçilerek, taşınmazın satıldığı tarihte kiralananın davacı tarafından yapıldığı kabul edilen faydalı giderlerle birlikte gerçek değeri ile faydalı giderler dikkate alınmaksızın taşınmazın değeri belirlenmeli, bu şekilde elde edilecek değerler arasında bir fark meydana geldiğinde bunlar birbirine oranlanmalı, değerler arasında bir fark meydana geldiğinde bunlar birbirine oranlanmalı, böylece davacı kiracının yaptığı imalatların bedele yansıma miktarı bulunmalı ve bu miktara hükmedilmelidir.

Eğer faydalı giderlerin yapılmış olması hali yapılmamış olması halinde belirlenen değerler arasında bir fark bulunmuyorsa davalının sebepsiz zenginleşmesi olmadığı kabul edilerek dava reddedilmelidir. Mahkemece bu yöntem izlenmeden imalat değerleri üzerinden yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.”

“Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?” konusu ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Ayıp nedeniyle satış bedelinde yapılacak indirim nispi metoda göre hesaplanır.

Arabuluculuk tutanağının geçersizliği somut delillerle mümkündür.

Arabuluculuk tutanağının geçersizliği somut delillerle mümkündür.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2022/436 K. 2022/1380 T. 07.02.2022

“Davacı taraf,  dava dilekçesinde, 29/04/2020 tarihli arabuluculuk tutanakları ile davalının kendi arabulucusuna zorlanarak iş sözleşmesinin feshedildiğini iddia etse de, yukarıda açıklandığı üzere iş sözleşmesi görev değişikliğini kabul etmemesi nedeniyle davacı talebiyle sonlandırılmıştır.

Davacının irade fesadına yönelik “baskı, yıldırma ve zorlama” iddialarıyla ilgili ise ispata yönelik somut tanık anlatımları olmadığı gibi başkaca da delil sunulmamıştır. Öte yandan arabulucunun “tarafsız olmadığı” iddiası da ispatlanmamıştır.

Mahkemece, arabulucu önünde yapılan anlaşmanın ibra niteliğinde olduğu, ibraya ilişkin hükmün emredici nitelikte bulunduğu ve  6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 1. maddesi uyarınca tarafların  ancak  üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri konuda arabulucuya gidebilecekleri hususun düzenlendiği, ibra niteliğinde belge üzerinde  tarafların serbestçe tasarruf edebilecekleri bir durum söz konusu olmadığı, gerekçesiyle dava kabul edilmiştir.

Arabulucu önünde yapılan anlaşmada ibraya ilişkin  6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 420. maddesinin uygulanması mümkün değildir. Aksi kabulde arabulucu önünde tarafların anlaşması imkansız hale gelir. Nitekim 6325 sayılı Kanunun 18/5 madde hükmünde arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı öngörülmüş olup, buna göre ibraya ilişkin düzenlemelerden hareketle arabuluculuk anlaşma tutanağının geçerliliği değerlendirilemez.”

 

Daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.