Devre Tatil ve Devre Mülk Sözleşmesi

Devre Tatil ve Devre Mülk Sözleşmesi

Devre Tatil ve Devre Mülk Sözleşmesi uygulamada sıkça kullanılan sözleşmelerdir. Tüketiciler devre tatil ile ilgili avukat ihtiyacı duymaktadır. Zira devre mülk ve devre tatil konusunda uzman avukat bilgisi uyuşmazlık çözümünde önemli olmaktadır.

Devre Mülk Nedir?

Devre mülk, bir taşınmazdan yararlanma hakkının, zaman dilimlerine bölünerek, bu dilimlerin birden fazla kişiye tahsis edilmesi anlamında kullanılan bir paylı mülkiyet kavramıdır.

Devre Mülk Kanunda Nerede Düzenlenmiştir?

644 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun 57. Maddesi devre mülk hakkını mesken olarak kullanmaya elverişli bir yapı veya bağımsız bir bölümün ortak maliklerinden her biri lehine bu yapı veya bağımsız bölümden yılın belli dönemlerinde yararlanma hakkı sağlayan paylı mülkiyet payına bağlı bir irtifak hakkı olarak tanımlamaktadır.

Devre Tatil Sözleşmesi Nedir?

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun uyarınca; bir yıldan uzun süre için kurulan ve bu süre zarfında birden fazla dönem için bir veya daha fazla sayıda gecelik konaklama imkânı veren devre mülk, paylı mülkiyet satışı, hisseli gayrimenkul sözleşmesi gibi çeşitli isimler altında imzalanan her türlü sözleşme devre tatil sözleşmesi olarak kabul edilmiştir.

Devre Tatil Sözleşmesinden Cayma Koşulları

Taraflar hiçbir gerekçe göstermeden ve cezai şart ödemeden 14 gün içinde sözleşmeden cayabilir. Cayma işleminin noter kanalı ile yapılması gerekmektedir. Mesaj, e-mail, posta vb. yollarla bildirimin yapılması, iptal işleminin sonuçlarını doğurmasına engel olur.

Satıcının sözleşmenin kurulmasından önce tüketiciye ön bilgilendirme formu verme yükümlülüğü vardır. Satıcının bu yükümlülüğe uymaması halinde cayma hakkı süresi 1 yıl uzamaktadır.

Cayma hakkının kullanılması halinde, hakkın kullanılmasından önce sunulan hizmete ilişkin olarak tüketiciden herhangi bir bedel talep edilemez.

Devre Tatil Sözleşmesi Hakkında Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’daki Düzenlemeler

Devre tatil sözleşmeleri Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 50. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre:

“Devre tatil sözleşmesi, bir yıldan uzun süre için kurulan ve tüketiciye bu süre zarfında birden fazla dönem için bir veya daha fazla sayıda gecelik konaklama imkânı veren sözleşmelerdir.

Devre tatil sözleşmeleri ile sağlanan hakkın şahsi veya ayni bir hak olması ya da devre tatil satışının finansal kiralama ile yapılması bu maddenin uygulanmasını engellemez. 23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun sekizinci bölümü hükümleri kapsamında kurulan devre mülk hakkı veren sözleşmeler hariç olmak üzere, tüketicilerle mülkiyet payına bağlı ayni hak sağlayan devre tatil sözleşmesi kurulamaz. Kooperatif veya ticaret şirketi ortaklığı ya da dernek veya vakıf üyeliği suretiyle devre tatil hakkı tanınamaz. Devre tatile konu mal üzerinde ayni hak sahibi olmayanlar devre tatil satışı yapamaz.

Mesafeli satış yöntemiyle kurulan sözleşmeler hariç olmak üzere satıcı veya sağlayıcı, tüketicinin kendi el yazısıyla sözleşme tarihini yazmasını ve sözleşmeyi imzalamasını sağlamakla yükümlüdür. Yazılı veya mesafeli olarak kurulan bu sözleşmelerin bir nüshasının kâğıt üzerinde veya kalıcı veri saklayıcısı ile tüketiciye verilmesi zorunludur. Daha ağır şekil şartları öngören kanun hükümleri saklıdır.

Tüketici, on dört gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkına sahiptir. Cayma süresi dolmadan satıcı veya sağlayıcı, tüketiciden herhangi bir isim altında ödeme yapmasını veya tüketiciyi borç altına sokan herhangi bir belge vermesini isteyemez. Bu yasağa rağmen, tüketiciden herhangi bir bedel alınması durumunda alınan bedel tüketiciye derhâl iade edilir.

Ayrıca tüketiciyi borç altına sokan her türlü belge tüketici yönünden geçersizdir. Devre tatil, uzun süreli tatil hizmeti sözleşmeleri ve bu sözleşmelerle birlikte düzenlenmiş olan yeniden satım, değişim ve ilgili diğer tüm sözleşmeler cayma hakkının kullanılması ile birlikte kendiliğinden sona erer.

Tüketicinin ödeyeceği bedel, kısmen veya tamamen satıcı veya sağlayıcı ile kredi veren arasındaki anlaşmaya dayanılarak bir kredi veren tarafından karşılanıyorsa, tüketicinin sözleşmeden cayması ve buna ilişkin bildirimin cayma süresi içinde ayrıca kredi verene de yöneltilmesi hâlinde, bağlı kredi sözleşmesi de herhangi bir tazminat veya cezai şart ödeme yükümlülüğü olmaksızın sona erer.

Devre mülk hakkı veren sözleşmeler de dâhil olmak üzere tüketicilerle ön ödemeli devre tatil sözleşmesi kurulamaz.

Devre mülk hakkı veren sözleşmeler hariç olmak üzere, devre tatil sözleşmeleri en fazla on yıl için kurulur.

Tüketici, şahsi hak sağlayan devre tatil sözleşmesinden kaynaklanan tatil hakkını belirli bir dönem için kullanmayacağını tatilin başlayacağı tarihten en az doksan gün önce sağlayıcıya bildirirse, o dönem için tüketiciden herhangi bir isim altında bedel talep edilemez.”

Devre Mülk / Devre Tatil Sözleşmesinde Görevli ve Yetkili Mahkeme

Devre Mülk / Devre Tatil sözleşmelerinde görevli mahkeme Tüketici Mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise tüketicinin yerleşim yeri mahkemesidir.

14 Gün Geçtikten Sonra Devre Mülk / Devre Tatil Sözleşmesi İptal Edilebilir Mi?

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2018/544 E. 2018/1421 K. Sayılı 04.10.2018 tarihli kararında özetle;

“İş yeri, fuar, panayır gibi satış mekanları dışında yapılan satışlara kapıdan satış denir. Bu tür satışlarda tüketici, teslim aldığı tarihten itibaren yedi gün içinde malı kabul etmekte veya hiçbir gerekçe göstermeden ve hiçbir yükümlülük altına girmeden reddetmekte serbesttir. Hizmetlerin satımında ise bu süre, sözleşmenin imzalandığı tarihten itibaren başlar. Bu süre dolmadan satıcı veya sağlayıcı, kapıdan satış işlemine konu mal veya hizmet karşılığında tüketiciden herhangi bir isim altında ödeme yapmasını veya borç altına sokan herhangi bir belge vermesini isteyemez. Satıcı, cayma bildirimi kendisine ulaştığı andan itibaren yirmi gün içerisinde malı geri almakla yükümlüdür.

Devre tatil sözleşmeleri çoğunlukla yalnızca belli bir odanın ya da taşınmazın belli dönemlerde kullanılmasından ibaret değildir; tüketiciler aynı zamanda tesisten ve tesiste verilen hizmetlerden de istifade ederler.

4077 Sayılı Kanun’a tabi uyuşmazlıklar yönünden devre tatil sözleşmelerinde tüketicinin cayma süresinin başladığının kabul edilebilmesi için tüketicinin sözleşmede kendisine tahsis edilen oda veya bölümü fiilen görmesi ve bu surette gerçek anlamda teslimin sağlandığının bu iddiayı ileri süren tarafından ispatlanması gerekir. Diğer bir anlatımla tecrübe ve muayene koşullu olan bu tip satışlarda cayma hakkının hizmetin ifasından sonra başlayacağı kabul edilmelidir.”

Devre Mülk / Devre Tatil Sözleşmesinde Cayma ile İlgili Yargıtay Kararı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/13-637 E. 2017/757 K. Sayılı kararında özetle;

“…Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 4822 Sayılı Yasa ile değişik 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunun “kapıdan satışlar” başlıklı 8/1 maddesinde, “… kapıdan satış, işyeri, fuar, panayır gibi satış mekânları dışında önceden mutabakat olmaksızın yapılan tecrübe ve muayene koşullu satışlardır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tip satışlar, tecrübe ve muayene koşullu satışlardan olduğundan cayma hakkı, ancak hizmetin ifasından sonra, başka bir ifade ile tatil hakkı kullanıldıktan sonra işlemeye başlayacak olup bu süre içinde sözleşme askıdadır.

Belirtilmelidir ki, uyuşmazlığa konu olayda davacının tatil hakkını kullanmamış olduğu açık ise de davacının sözleşmenin imzalandığı 10.02.2009 tarihinden yaklaşık 3 yıl sonra 12.03.2012 tarihinde dava açarak cayma hakkını kullandığını belirtmesi karşısında bir hakkın kötüye kullanılması söz konusu olup bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. (TMK m. 2) Yukarıda da belirtildiği üzere davalı şirket bu süre içerisinde hizmeti ifaya hazır olduğu halde davacı tüketici bu hakkını kullanmama yolunu seçmiştir.

Bu nedenledir ki davacı tarafından sözleşmenin benimsendiği ve cayma hakkını süresinde kullanmadığı kabul edilmelidir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında davacının devre tatile konu yere gitmediği, kapıdan satış niteliğindeki bu tür sözleşmelerde cayma hakkının davalı tarafından hizmetin ifa edilmesiyle başlayacağı, cayma hakkının süresinde kullanıldığı ve bozma kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir…”

Devre Tatil ve Devre Mülk Sözleşmesi ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil)

Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil)

Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) davası oldukça popülerdir. Kira sözleşmesi olmadığı halde taşınmazda oturan kişi hakkında nasıl yol izleneceği sıkça sorulmaktadır. Eğer taşınmazda oturan kişi herhangi bir hakka dayanmadan, örneğin kira, intifa yahut benzeri yararlanma sözleşmeleri olmadan taşınmazda oturuyorsa, oturan kişiden ecrimisil yani haksız işgal tazminatı istenebilir.

Haksız İşgal Tazminatı Davası (Ecrimisil Davası) Nedir?

Ecrimisil davası, kötü niyetli zilyedin kiralanmaya elverişli eşyayı alıkoyması ve haksız olarak kullanması dolayısıyla hak sahibinin uğradığı zararların tazmini davasıdır.

Haksız İşgal Tazminatı Davası (Ecrimisil Davası) Kanuni Dayanağı Nedir

Haksız işgal davası Türk Medeni Kanunu’nun 995. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre;

“İyiniyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorundadır. İyiniyetli olmayan zilyet, yaptığı giderlerden ancak hak sahibi için de zorunlu olanların tazmin edilmesini isteyebilir.”

Haksız İşgal Tazminatı Davası (Ecrimisil Davası) Şartları Nelerdir?

Mal sahibinin ecrimisil talep edebilmesi için aranan genel şartlar şunlardır:

  • Haksız işgalin varlığı
  • İşgal edenin kötü niyetli olması
  • Zararın meydana gelmesi
  • Haksız işgal ile zarar arasında illiyet bağının bulunması

Haksız işgalin varlığından söz edebilmek için, eylemin hak sahibinin rızası veya herhangi bir hukuka uygunluk sebebi olmadan gerçekleştirilmesi gerekir. Bu eylem sonucu hak sahibinin zarara uğramalıdır.

İşgalcinin kötü niyetli olmasından anlaşılması gereken ise, malın haksız olarak kullanıldığını bilmesi veya bilebilecek durumda olmasıdır. TMK’nın 3. Maddesi uyarınca, “ancak durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasına bulunamaz”.

Haksız İşgal Tazminatı Davası (Ecrimisil Davası) İçin Zamanaşımı Süresi

Ecrimisilin hukuki niteliği haksız fiildir. Ancak Yargıtay yerleşik kararlarında ecrimisil tazminatının süresini TBK kapsamında genel zamanaşımından farklı olarak 5 yıl ile sınırlamıştır.

Diğer bir anlatımla davalı zamanaşımı itirazını ancak dava tarihinden itibaren geriye dönük 5 yıllık ecrimisile hükmedilir.

Mirasçılar Arasındaki Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) Davası Bakımından İntifadan Men Koşulu

Paydaşların birbiri aleyhine ecrimisil davası açabilmesi için öncelikle intifadan men şartının gerçekleşmesi gerekmektedir. İntifadan men, mirasçının diğer mirasçı ya da mirasçılara hakkından fazlasını işgal etmesi nedeniyle itirazda bulunmasıdır.

İntifadan men, ecrimisil talebinden önce davacı paydaşın davaya konu taşınmazdan ya da gelirinden yararlanma isteğinin davalı paydaşa bildirilmesiyle sağlanmış olur. Bildirimin nasıl yapılacağına dair bir şekil şartı bulunmamaktadır. Örneğin ihtarname çekilmesi, icra takibi başlatılması, ortaklığın giderilmesi davası açılması vb. her türlü delille ispatlanabilir.

Bazı özel durumlarda intifadan men şartı aranmaksızın mirasçıların ecrimisil talep edebilmesi mümkündür. Bunlar:

  • Ortaklık konusu ve ecrimisil istenilen malın doğal ürün veren ya da kiraya verilerek hukuksal semere elde edilen yerlerden olması. Örneğin meyve bahçesi, işyeri, konut gibi.
  • Kamu kurumlarının mala paydaş olması,
  • Paydaşlar arasında ortaklık konusu mala ilişkin kullanım anlaşmasının bulunması,
  • Davacı tarafından diğer paydaşlar aleyhine daha önce bu taşınmaza ilişkin, elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri davalar açılması veya icra takibi yapılmış olması.

Haksız İşgal Tazminatı Davası (Ecrimisil Davası) Bakımından Davacı ve Davalı Kimlerdir?

Davacı yan haksız işgale maruz kalan ve mal üzerinde hak sahibi olan kişidir. Haksız işgal tazminat davası yalnızca mülkiyet sahibi kişiler tarafından değil, sınırlı ayni hak sahibi kişiler tarafından da açılabilir. Bu durumda paylı ya da elbirliği halindeki mülkiyete tabi paydaşların her birinin de dava açma hakkı mevcuttur.

Davalı taraf ise malı alıkoyan ve haksız olarak kullanan kimsedir.

Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) Davası Görevli ve Yetkili Mahkeme

Haksız İşgal Tazminat Davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Ayrıca ecrimisil haksız eylem olarak kabul edildiğinden, HMK m.16 uyarınca haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir.

Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) Nasıl Hesaplanır?

Haksız olarak işgal edilen eşyanın veya taşınmazın kiraya verilmesi durumunda elde edilebilecek gelir ecrimisil bedelidir. Kira geliri dışında haksız işgal sonucu eşyada bir zarar meydana gelmişse, ortaya çıkan zarar ve zarar nedeniyle yoksun kalınan kazanç da talep edilebilecektir. Bu bedeli bilirkişiler araştırmaları sonucunda hesaplayacaklardır.

Tarlada haksız işgal tazminatı (ecrimisil bedeli) hesaplamasında hem kira bedeli hem de elde edilebilecek ürünlerin gelir miktarı göz önünde bulundurulur.

Taşınmazların haksız işgal tazminatı belirlenirken taşınmazın imar durumu, büyüklüğü ve vasfı, taşınmazın konumu, arazinin verimi, emsal kira bedelleri vb. hususlara dikkat edilir.

Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) Hakkında Emsal Kararlar

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2020/720 E., 2021/802 K. sayılı kararında Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) ile ilgili özetle:

“Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; yargısal uygulamada kullanımın aslî veya fer’i ya da dolaylı ve dolaysız biçimde gerçekleşmesinin mülkiyet hakkının korunmasında engel teşkil etmediği gibi, ecrimisil getirebilecek bir taşınmazda sürekli kullanım ve uzun süreli bir işgal iradesi ile tasarruf ve yararlanma hâlinin de ecrimisil tayini için yeterli olduğu, dosya kapsamında davacı tanığı …’ın ifadesinde dolgu ve düzeltmenin davalı tarafından yapıldığının belirtildiği, davalı işletmesine gelen araçların park edebileceği davalıya ait bir alanın bulunmadığı, müşterilerinin araçlarını başkasının taşınmazındaki bir alana park ettiğinin davalı tarafından bilinmediğinin kabul edilemeyeceği, bu konuda mülkiyet hakkı sahibinden değil karşı yanın gerekli dikkat ve özeni göstermesi, hakkı olmadığını belirlediği anda da bu yerden elini çekmesinin beklendiği;

Yasal düzenlemeler, yargısal uygulama ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde davalının davacının taşınmazına haksız olarak el attığı ve bu nedenle ecrimisille sorumlu tutulması gerektiğinden yerel mahkemenin direnme kararının yerinde olduğu, ecrimisil miktarının denetlenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.”

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi 2021/4581 E. , 2021/1562 K. Sayılı kararında Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) ile ilgili özetle:

“Kural olarak, men edilmedikçe paydaşlar birbirlerinden ecrimisil isteyemezler. İntifadan men koşulunun gerçekleşmesi de, ecrimisil istenen süreden önce davacı paydaşın davaya konu taşınmazdan ya da gelirinden yararlanmak isteğinin davalı paydaşa bildirilmiş olmasına bağlıdır. Ancak, bu kuralın yerleşik yargısal uygulamalarla ortaya çıkmış bir takım istisnaları vardır.

Bunlar; davaya konu taşınmazın kamu malı olması, ecrimisil istenen taşınmazın (bağ, bahçe gibi) doğal ürün veren yada (işyeri, konut gibi) kiraya verilerek hukuksal semere elde edilen yerlerden olması, paylı taşınmazı işgal eden paydaşın bu yerin tamamında hak iddiası ve diğerlerinin paydaşlığını inkar etmesi, paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşması sonucu her paydaşın yararlanacağı ortak taşınmaz veya bölümlerinin belirli bulunması, davacı tarafından diğer paydaşlar aleyhine daha önce bu taşınmaza ilişkin, elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri davalar açılması veya icra takibi yapılmış olması halleridir.

Bundan ayrı, taşınmazın getirdiği ürün itibariyle de, kendiliğinden oluşan ürünler; biçilen ot, toplanan fındık, çay yahut muris tarafından kurulan işletmenin yahut, başlı başına gelir getiren işletmelerin işgali halinde intifadan men koşulunun oluşmasına gerek bulunmamaktadır.

Yine paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşması sonucu her paydaşın yararlanacağı ortak taşınmaz veya bölümlerinin belli bulunması durumunda, davacı paydaş tarafından davalı paydaş aleyhine bu taşınmaza ilişkin elatmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi, ecrimisil ve benzeri dava açılması hallerinde yine intifadan men koşulu aranmaz.

Bu nedenle, davaya konu taşınmazlar yönünden sayılan istisnalar dışında intifadan men koşulunun gerçekleşmesi aranacak ve intifadan men koşulunun gerçekleştiği iddiası, her türlü delille kanıtlanabilecektir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.02.2002 gün ve 2002/3-131 Esas, 2002/114 Karar sayılı ilamı)

Somut olayda ise; tarafların paydaş olduğu, muris adına kayıtlı, fındık bahçesi nitelikli dava konusu taşınmazın tamamının davalı tarafından kullanılmakta olduğu, davacının kullandığı ya da kullanabileceği bir alan bulunmadığı, taraflar arasında rızai taksim ya da fiili bir kullanım durumunun bulunmadığı hususları göz ardı edilerek, hüküm kurmaya elverişli bilirkişi raporu alınmak suretiyle dosya esası hakkında hüküm tesis edilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle ve eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi hükmün bozulmasını gerektirmiştir.”

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2020/1314 E.,  2021/4866 K sayılı kararında Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) ile ilgili özetle:

“Ecrimisil hesabı uzmanlık gerektiren bir husus olup, taşınmazın niteliğine uygun bilirkişi marifetiyle keşif ve inceleme yapılarak ve taleple bağlı kalınarak haksız işgal tazminatı miktarı belirlenmelidir. Alınan bilirkişi raporu, somut bilgi ve belgeye dayanmalı, tarafların ve hakimin denetimine açık, değerlendirmenin gerekçelerinin bilimsel verilere ve HMK’nin 266 vd. maddelerine uygun olmalıdır.

Eğer, özellikle arsa ve binalarda kira esasına göre talep varsa, taraflardan emsal kira sözleşmeleri istenmeli, gerekirse benzer nitelikli yerlerin işgal tarihindeki kira bedelleri araştırılıp, varsa emsal kira sözleşmeleri de getirtilmeli, dava konusu taşınmaz ile emsalin somut karşılaştırması yapılmalı, üstün veya eksik tarafları belirlenmelidir.

İlke olarak, kira geliri üzerinden ecrimisil belirlenmesinde, taşınmazın dava konusu ilk dönemde mevcut haliyle serbest şartlarda getirebileceği kira parası, emsal kira sözleşmeleri ile karşılaştırılarak, taşınmazın büyüklüğü, niteliği ve çevre özellikleri de nazara alınarak yöredeki rayiçe göre belirlenir. Sonraki dönemler için ecrimisil değeri ise ilk dönem için belirlenen miktara ÜFE artış oranının tamamının yansıtılması suretiyle bulunacak miktardan az olmamak üzere takdir edilir.

İntifadan Men İhtarname Örneği

İZMİR .. NOTERLİĞİNE

İHTARNAME

KEŞİDECİ               : ..

VEKİLİ                    : Av. Berk KABAAĞAÇLI – Av. Emre ŞENTÜRK – Av. Ali Rıza DOĞAN

                              Mansuroğlu Mah. 1593/1 Sk. No:10 D:64 İnce Plaza Bayraklı/İZMİR

MUHATAP              : ..

KONU                    : Haksız işgalin durdurulması ve ecrimisil tazminatının ödenmesi talebimizdir.

AÇIKLAMALAR

Sayın Muhatap,

  1. Müvekkilimin murisi yaklaşık 3 sene önce vefat etmiş olup, … adresindeki taşınmaza müvekkilim ile elbirliği mülkiyetine sahip bulunmaktasınız.
  2. İşbu taşınmazı tarafınıza intikalinden itibaren haksız olarak işgal etmekte ve taşınmazdan yararlanmaktasınız. Bu süreçte müvekkilime herhangi bir ödemede bulunmadığınız sabittir.
  3. Müvekkilim ile tarafınız arasında herhangi bir kullanım anlaşması da bulunmamaktadır.
  4. Açıklanan sebeplerle … adresindeki taşınmaza yönelik olarak tarafınızı hissemiz oranında intifadan men etme zorunluluğumuz hasıl olmuştur. Ek olarak, taşınmazın günümüze kadar tarafınızca kullanılarak kiraya verilmesi sebebiyle elde ettiğiniz kira gelirlerinin müvekkilimin payı oranında kendisine ödenmesini talep ediyoruz. Aksi halde tarafımızca ecrimisil davası ikame edileceğini ve bunlardan doğan yargılama giderleri ile vekalet ücretlerinin tarafınıza yükletileceğini, doğmuş ve doğacak her türlü hak ve alacaklarımız ile fazlaya ilişkin her türlü hak ve alacaklarımız saklı kalmak kaydıyla ihtaren bildiririz.

İHTAR EDEN VEKİLİ

                                                                                                      İle ilgili. Berk KABAAĞAÇLI

 

Haksız İşgal Tazminatı (Ecrimisil) davasıyla ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

fazla.çalışma.ücreti.alfa.avukatlık.01

Fazla Çalışma Ücreti

Fazla çalışma ücreti, işçinin kanuni sınırlar dışında çalışmasını ifade eder. Fazla çalışmanın sürelerinin ne kadar olduğu kanunda düzenlenmiştir. Ülkemizde işverenler tarafından işçilere sıklıkla fazla mesai yaptırılmaktadır. İşçinin fazla çalışma ücretine hak kazanması, fazla çalışma ücretinin nasıl hesaplanacağı konularını yazımızda inceleyeceğiz.

İş Kanunu’na Göre Ücret

Fazla çalışma ücretinden bahsedilebilmesi için öncelikle bazı temel kavramların açıklanmasına ihtiyaç vardır. 4857 sayılı İş Kanunu m. 32/1’de genel anlamda ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır. İş sözleşmesinin tarafları, asgari ücretin altında kalmamak kaydıyla sözleşme özgürlüğü çerçevesinde ücretin miktarını serbestçe kararlaştırabilirler.

Taraflar arasında ücretin tutarı konusunda uyuşmazlık çıkması halinde ücret, Türk Borçlar Kanunu’nun 401. maddesi gereğince emsal ücrete göre tespit edilmektedir. Bu madde işverenin, işçiye sözleşmede veya toplu iş sözleşmelerinde belirlenen, sözleşmede belirlenmemesi halinde ise asgari ücretten az olmamak üzere emsal ücreti ödemekle yükümlü olduğu hususlarında düzenlemeler içermektedir.

Fazla Çalışma Ücreti Nedir?

4857 sayılı İş Kanunu 63. maddesi çalışma süresi başlığı altında, “Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırkbeş saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır” denilmektedir.

İş Kanuna İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’ne göre fazla çalışma; İş Kanunu’nda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmalar olarak tanımlanmıştır. Fazla çalışmanın her saati için işçiye verilecek ücret, normal çalışma ücretinin saat başına düşen tutarının yüzde elli yükseltilmesi suretiyle ödenmesi gerekmektedir.

İşçiye Zorla Fazla Mesai Yaptırılabilir Mi?

Fazla çalışma yaptırmak için işçinin yazılı onayının alınması gerekmektedir. İşçinin onay vermemesi durumunda işveren tarafından işçiye fazla mesai yaptırılamaz. Bu nedenle işverenin işçiye zorla fazla mesai yaptırması mümkün değildir.

İşçi, fazla çalışma için verdiği onayı vermiş olsa dahi onayı geri alabilir. Fazla çalışmak istemeyen işçi, otuz gün öncesinden işverene yazılı bildirmek şartıyla verdiği onayı geri alabilir.

Fazla Çalışma Ücreti Nasıl İspat Edilir?

Mahkeme önünde fazla çalışma yaptığını öne süren işçi bu iddiasını ispatlamakla mükelleftir. İşçi fazla çalışma sürelerini yazılı delilerle ispatlayabileceği gibi tanık beyanlarıyla da ispatlaması mümkündür. Uygulamada işçinin fazla mesai yaptığı iddiası genellikle tanıklarla ispatlanmaktadır.

Dinlenilecek tanıkların işyerinde çalışma düzenini bilecek konumda olmaları önem arz etmektedir. İşyerinde çalışması olmayan kişilerin beyanları bu yönde yeterli olmaz. Tanıklar işyeri çalışanlar olabileceği gibi, işyeri yakınlarında olup da işyerindeki çalışma gün ve saatler konusunda bilgi sahibi kişilerden de olabilmektedir.

Fazla Çalışma Ücretinin Ödendiği Nasıl İspatlanır?

İşçi tarafından fazla mesainin yapıldığının tanıklar yoluyla ispatlanması halinde, işçinin fazla çalışma ücretine hak kazandığı kesin hale gelir. Bu durumda artık işveren, işçinin hak ettiği fazla mesai ücretini ödediğini ispat etmekle yükümlüdür.

Burada işveren, fazla mesai ücretini ödediğini tanık yoluyla ispat edemez. İşveren, zayıf konumda bulunan işçiye karşı ödeme itirazını usulünce ispatlamalıdır. Yargıtay uygulamasına göre, işveren fazla çalışma ücretinin ödendiğini yazılı delille olarak ispatlamalıdır. İşveren, ödeme itirazını ücret bordrosu veya banka dekontlarıyla ispatlamalıdır.

Fazla Çalışma Ücreti Bakımından Ücret Bordrolarının Delil Niteliği

Ücret bordrolarının delil olarak nitelendirilmesi ya da sunulan bordoların içeriğinde farklı hususlar bulunması konusunda Yargıtay genelde şu temel ilkeleri esas almıştır.

  • İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. İşçinin imzasını taşıyan bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği var sayılır.
  • İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği görülüyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ispatı yazılı delille mümkün olmaktadır. Bu delillere örnek olarak işyeri puantaj kayıtları, takograf, kamu kurumlarına ait resmi kayıtlar gösterilebilir.
  • İşçi bordroyu imzalasa dahi, bordro üstünde işçinin daha fazla alacağının bulunduğu şerh (ihtirazi kayıt, çekince) olması halinde fazla çalışma ispatı her türlü delille yapılabilmektedir.
  • Bordronun imzasız olması halinde ise, fazla çalışma her türlü delille ispatlanabilir.
  • Bordroların bir kısmın imzalı bir kısmının imzasız olması halinde imzalı olanlar için tanık dinlenilmez. Bordroları imzalı aylara dair fazla çalışmalar kesin delille ispatlanabilir.

Fazla Çalışma Ücreti Nasıl Hesaplanır?

Fazla çalışma saat ücreti, normal çalışma saat ücretinin yüzde elli fazlasıyla ödenmelidir. İşçiye fazla çalışma yaptığı saatler için normal çalışma ücreti ödenmişse, bu halde sadece kalan yüzde elli zamlı kısmı ödenecektir.

Fazla çalışma ücreti hesaplanırken çalışmanın ait olduğu dönem ücretiyle hesaplanması gerekmektedir. Bu hesaplama ücretinin kabaca formülü şu şekildedir;

Fazla çalışma ücreti = güncellenmiş saat ücreti x 1,5 x çalışılan hafta sayısı x haftalık fazla çalışma süresi

Yargıtay’a Göre Fazla Çalışma Ücreti Hesaplanması

İş davalarında mahkemeler ve dosyada rapor hazırlayan bilirkişiler, Yargıtay’ın verdikleri emsal kararlar doğrultusunda hesaplama yaparlar.

Fazla çalışma, genel tatil ve hafta ücretleri fesih tarihindeki ücret üzerinden değil, hak kazanılan döneme ait çıplak brüt ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, feshin tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki brüt asgari ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, fesih tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki bürüt asgari ücrete oranlanmalı (bölünmeli) be bir kat sayı tespit edilmeli, hak kazanılan dönemlere ait brüt asgari ücret 225’e bölünerek, davacının saat ücreti belirlenmeli, bulunan saat ücreti ile kat sayı çarpılarak dönem ücretleri güncellenmelidir.

Yargıtay’ın Fazla Mesai Hesaplama Yöntemi

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2016 tarihli kararında (Yargıtay 9. HD 2014/30839 E. -2016/3851), fazla çalışma ücretini detaylıca şu şekilde hesaplamıştır;

“Fazla çalışma, genel tatil ve hafta ücretleri fesih tarihindeki ücret üzerinden değil, hak kazanılan döneme ait çıplak brüt ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, feshin tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki brüt asgari ücret üzerinden hesaplanır. Bu durumda, fesih tarihindeki çıplak brüt ücret yine fesih tarihindeki bürüt asgari ücrete oranlanmalı (bölünmeli) be bir kat sayı tespit edilmeli, hak kazanılan dönemlere ait brüt asgari ücret 225’e bölünerek, davacının saat ücreti belirlenmeli, bulunan saat ücreti ile kat sayı çarpılarak dönem ücretleri güncellenmelidir.

Fazla çalışma ücreti = güncellenmiş saat ücreti x 1,5 x çalışılan hafta sayısı x haftalık fazla çalışma süresi

Davacı fazla çalışma ücretini net miktar olarak talep etmiş ise, yukarıda hesaplanan brüt 27,49 TL fazla çalışma ücretinden önce %14 oranında SGK işçi payı ve %1 oranında da işsizlik sigortası primi kesintisi yapılarak gelir vergisi matrahı bulunur, bulunan matrah üzerinden % 15 oranında gelir vergisi kesintisi yapılır ayrıca brüt 227,49 TL üzerinden (hesaplama tarihi itibariyle) binde 7,59 oranında damga vergisi kesintisi yapılır, tüm kesintiler toplanır ve 227,49 TL’den çıkartılarak net rakama ulaşılır.

 Fazla Çalışma Yapılamayacak Haller

İş Kanuna İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’yle bazı işçilerin fazla çalışma yapması yasaklanmıştır.  Bu kişiler;

  • 18 yaşından küçük olan işçiler,
  • Gebe veya yeni doğum yapmış ve çocuk emzirmekte olan işçiler,
  • Kısmi süreli iş sözleşmesine bağlı olarak çalışan işçiler,
  • Yer altında çalıştırılan maden işçileri,
  • Onayları iş sözleşmesiyle ya da sonradan verilmiş olan ancak sağlık durumu nedeniyle çalışamayacak durumda olan işçiler,

Fazla çalışma yapması yasaklı olup, işverence işçilerin fazla çalışma yapmaya zorlanması halinde işçinin haklı fesih hakkı doğmaktadır.

Fazla Çalışma Ücretinin Zamanaşımı

Hukukta her alacak için bir zamanaşımı süresi kararlaştırılmıştır. Her ne kadar bu zamanaşımı alacak kalemini ortadan kaldırmaz ise de yapılan itiraz nedeniyle söz konusu alacak borçludan talep edilememektedir. İlgili mevzuata göre, fazla çalışma ücreti talebi 5 yıl içinde zamanaşımına uğrar. Bu süre, fazla çalışma sürecinin yaşandığı andan itibaren başlar. Dolayısıyla, işçilerin haklarını korumak ve zamanında talepte bulunmak için bu süre sınırlamasını dikkate almak önemlidir.

Fazla çalışma ücretleri hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

ses kaydı almak suç mudur

Ses Kaydı Almak Suç Mudur? Delil Olur Mu?

“Ses kaydı almak suç mudur?” konusu, günümüzde teknolojinin ilerlemesiyle birlikte sıkça sorulan bir soru haline gelmiştir. Ses kaydı almanın kolaylaşmış olması ve cep telefonlarının birçok insanın günlük yaşamının bir parçası haline gelmiş olmasıyla birlikte oldukça merak edilen bir konudur.

Bu yazımızda izinsiz ses kaydı almanın yasal durumu, Türk Ceza Kanunu’nun hangi maddelerini ihlal ettiği ve bu kayıtların delil olarak kullanılabilirliği konularını ele alacağız.

Ses Kaydı Almak Suç mu? İzinsiz Ses Kaydı Almak Hangi Suçu Oluşturur?

Özel yaşamın gizliliği ve mahremiyet gibi kavramları etkileyebilen bir eylem olan ses kaydı almak; İzinsiz olarak gerçekleştirildiğinde ceza kanunu bakımından bazı suçların oluşmasına sebebiyet verebilir. Bu suçlara değinecek olursak:

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu (TCK m.134)

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 134. maddesinde özel hayatın gizliliğini ihlal suçu düzenlenmiştir. Bu maddeye göre:

Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Yukarıdaki maddeden açıkça anlaşılacağı üzere kişilerin özel hayatının ses kaydı alınması yoluyla ihlal edilmesi, özel hayatın gizliliği suçunu oluşturmakta olup daha fazla cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak düzenlenmiştir.

TCK m.134 gerekçesinde özel hayat kavramı “başka suretle başkaları tarafından görülmesi mümkün olmayan bir özel yaşam olayı” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla herkes tarafından bilinebilecek durumdaki olaylar sırasında ses kaydı alınması bu suçu oluşturmaz.

Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu (TCK m.132)

Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu; iki veya daha fazla kişinin telefon, internet, e-posta, mektup, telgraf vb. araçları kullanarak kurdukları iletişimin gizlice ve izinsiz bir şekilde üçüncü kişiler tarafından dinlenmesi, okunması, kayda alınması halinde oluşur.

TCK m.132’ye göre: “Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır.

Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın hukuk aykırı olarak alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

İzinsiz ses kaydı alarak haberleşmenin ihlal edilmesi, haberleşmenin taraflarından biri veya üçüncü bir kişi tarafından gerçekleştirilebilir. Taraflardan birinin bu suçun faili olabilmesi için yalnızca haberleşmeyi kayda alması yetmemekte olup, aynı zamanda kaydedilen içeriği ifşa etmesi gerekir.

Kişiler Arasındaki Konuşmanın Dinlenmesi ve Kayda Alınması (TCK m.133)

Kişiler arasındaki konuşmanın dinlenmesi ve kayda alınması suçu Türk Ceza Kanunu’nun 133. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre;

Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların kaydedilmesi suretiyle elde edilen verileri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve dörtbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.

Bu maddede öngörülen suçun gerçekleşebilmesi için, ses kaydını alan failin konuşmanın taraflarından biri olmaması gerekir.

Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, konuşmanın aleni olup olmadığıdır. Kişilerin diğer insanlardan gizledikleri konuşmalar aleni olmayan konuşmalardır.

Örneğin herkese açık bir alanda yüksek sesle konuşan, konuşmalarını başkalarından gizleme gayreti içinde bulunmayan kişilerin konuşmalarını kaydetmek, bu suçu oluşturmayabilir.

İzinsiz Ses Kaydı Almanın Cezası Nedir?

İzinsiz ses kaydı almanın cezası, suçu oluşturan eyleme göre farklılık göstermektedir. Dolayısıyla fail somut olayın özelliklerine göre cezalandırılacaktır.

Ses kaydının izinsiz alınması özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu(TCK m.134) oluşturuyorsa, suçun temel halinde 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası, nitelikli hali olan ses kayıtlarının ifşa edilmesi durumunda ise 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacaktır.

Eğer ses kaydı alınması neticesinde haberleşmenin gizliliğini ihlal (TCK m.132) suçu oluşuyorsa, suç ses kaydı alınması suretiyle gerçekleştirildiğinden temel hali 1 yıldan 3 yıla kadar olan hapis cezası bir kat artırılır.

Ses kaydı içerikleri hukuka aykırı olarak ifşa edilirse 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Eylem TCK m.133’te yer alan kişiler arasındaki konuşmanın dinlenmesi ve kayda alınması suçunu oluşturuyorsa bu suçun cezası 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıdır.

Ayrıca, aleni olmayan bir konuşmaya katılan kimse konuşanların sesini rızaları olmadan kaydederse hakkında 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına çarptırılır.

İzinsiz ses kaydı alınması sebebiyle 1 yıldan az süreyle hükmedilen hapis cezaları adli para cezasına çevrilebilir. Bu suçlar hakkında diğer koşulların da sağlanması halinde HAGB kararı verilebilir.

İzinsiz Ses Kayıtları Mahkemelerde Delil Olarak Gösterilebilir mi?

Kural olarak kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez. Dolayısıyla hukuka aykırı delil yok hükmündedir ve hükme esas alınamaz.

Bu durumda izinsiz ses kayıtları mahkemelerde delil olarak gösterilebilir mi? Gizlice alınan ses kayıtları delil olarak kullanılamaz, ancak bunun istisnaları vardır. Aşağıda detaylıca değineceğiz.

Ses Kaydı Almak Nasıl Yasal Olur? Ses Kaydı Almak Hangi Durumlarda Suç Teşkil Etmez?

Ses kaydı alan kişinin eyleminin hukuka uygun olması için, bir suçun meydana geldiği sırada başka bir şekilde delil elde etme imkanının bulunmaması ve kaybolma olasılığı bulunan kanıtların kaybolmasını engellemek amacıyla hareket edilmesi gerekir.

Zorunluluk hali bulunan bu durumlarda eylem hukuka uygun hale geleceğinden, suç teşkil etmez ve kişi cezalandırılmaz. Dolayısıyla elde edilen ses kayıtları mahkemelerde delil olarak kullanılabilecektir.

Bu konuda en çok merak edilen hususlardan biri, eşlerin aldığı ses kayıtlarının boşanma davalarında delil olarak kullanılıp kullanılamayacağıdır.

Yargıtay kararlarına göre, eşlerden biri ses kaydını yalnızca diğer eşin evliliğe uygun olmayan davranışlarını kanıtlamak ve mahkemeye delil olarak sunmak amacıyla almışsa, bu ses kayıtları kanıt olarak kabul edilir. Detaylı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

“Ses kaydı almanın suç olup olmadığı ve cezası” hakkında daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Yine “ses kaydı almanın cezaları” hakkında Mevzuat sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Ancak alanında uzman bir ceza avukatından destek almanız tavsiye edilir.

Devre Tatil ve Devre Mülk Sözleşmesi

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası

Giriş

İsim ve soyisim değişikliği ülkemizde en çok merak edilen ve uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir alandır. Bu makalede, isim ve soyisim değişikliği davasının ne olduğu, nasıl açıldığı ve sürecin şartları hakkında detaylı bilgi bulacaksınız.

İsim ve Soyisim Davası Nedir?

Adın değiştirilmesi Türk Medeni Kanunu’nun 27. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre; “Adın değiştirilmesi, ancak haklı sebeplere dayanılarak hâkimden istenebilir. Adın değiştirildiği nüfus siciline kayıt ve ilân olunur. Ad değişmekle kişisel durum değişmez. Adın değiştirilmesinden zarar gören kimse, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava edebilir.”

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası Hangi Sebeplerle Açılabilir?

İsim ve soyisim değişikliği davası ancak haklı sebeplere dayanılarak açılabilir. Hangi nedenlerin haklı neden sayılacağı kanunda düzenlenmemiştir.

Örneğin isim veya soyismin gülünç olması, kaba olması, milli kültür, örf ve adetlerine aykırı olması, kötü tanınan bir şahıs ismiyle özdeşleşmesi, kişinin isminin başkasıyla aynı olması ve bunun sonucu olarak toplumda yanlış anlaşılmalara maruz kalması, Türk vatandaşlığına girmiş kişinin Türk ismi almak istemesi halleri Yargıtay içtihatları uyarınca haklı neden olarak kabul edilmektedir.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası Bakımından Görevli ve Yetkili Mahkeme

İsim ve soyisim değişikliği davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise davayı açacak olan kişinin yerleşim yeri veya nüfusa kayıtlı olduğu yerdir.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası Kime Karşı Açılır?

Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. Maddesine göre, isim ve soyisim değişikliği davasında davalı taraf Nüfus Müdürlüğü olacaktır.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davasına İtiraz Edilmesi Mümkün Mü?

İsmin değiştirilmesiyle zarar gören kişinin, kesinleşmiş mahkeme kararının kendisine tebliğinden itibaren 1 yıl içinde dava açması gerekmektedir. Zararın ispatlanabilir olması gerekmektedir.

İsim ve Soyisim Değişikliği Davası İkinci Kez Açılabilir Mi?

5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36/1-b maddesinde “aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davasının yalnızca bir kere açılabileceği” düzenlenmişti. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin 30.03.2012 tarihli 2011/34 E. 2012/48 K. Sayılı kararı ile ilgili hüküm iptal edilmiş ve “haklı sebeplerin bulunması halinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden istenebilir” olarak düzenlenmiştir.

İsim ve Soyisim Değiştirme Nüfus Müdürlüğünde Yapılabilir Mi?

Nüfus Müdürlüğünden adın veya soyadın değiştirilmesi istenemez.

Konuyla İlgili Emsal Yargıtay Kararları

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin adın değiştirilmesi hususunda vermiş olduğu E. 2017/7280 K. 2018/2786 ve 27.2.2018 tarihli kararı şu şekildedir:

“Davacı dava dilekçesinde … olan isminin … olarak düzeltilmesini istemiş; mahkemece, davacının hırsızlık suçundan altı kaydının olduğu, herhangi bir arama durumunda adının değiştirilmesinin karışıklıklara yol açacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TMK’nın 27. maddesinde; adın değiştirilmesinin ancak haklı sebeplere dayanılarak hakimden istenebileceği, adın değiştirildiğinin nüfus siciline kayıt ve ilan olunacağı, ad değişmekle kişisel durumun değişmeyeceği bu değişiklikten zarar görenin bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava edebileceği hükme bağlandığından davacının adını değiştirme talebinin haklı nedene dayandığı, sabıkasının olmasının tek başına davanın reddi gerekçesi olmayacağı ve mahkemece, değişiklik kararı kesinleştiğinde ilgili yerlere bildirileceğinden karışıklık çıkmayacağı ve ayrıca tanık beyanı dikkate alındığında davanın kabulüne karar verilmesi yerine uygun bulunmayan gerekçeyle reddi doğru görülmemiştir.”

Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2014/14304 E. 2015/1247 K. Sayılı kararı:

4721 Sayılı Türk Medeni Yasasının 27. maddesi hükmü uyarınca “kişi haklı nedenlere dayanarak adının değiştirilmesini hakimden isteyebilir.” Hangi hallerin haklı sebep teşkil ettiği konusu her bir davadaki özel koşullara göre mahkemece belirlenecektir. Bu belirleme yapılırken objektif koşullardan çok değiştirme isteminde bulunanın mahkemeye sunacağı özel nedenlerin dikkate alınması gerekir. Bu özel, kişiye özgü nedenler; istemde bulunanın kişiliği, sosyal statüsü, aile ilişkileri de gözönünde bulundurularak hakim tarafından değerlendirilmelidir.

Ad ve soyadı kişiliğin ayrılmaz bir öğesidir. Kişi bununla anılır ve tanımlanır. Ad veya soyadı niteliği gereği onu taşıyan kişi tarafından benimsendiğinde anlam taşır. Adını benimsemeyen kişiliği ile özdeşleştirmeyen kimsenin, adını değiştirmek istemesi en doğal hakkıdır. Böyle bir durumda, ad değiştirme istemlerini içeren davalarda davacının tercih ve arzusunun ön planda tutulması ve öncelikle dikkate alınması gerekir.

Türk Medeni Yasasının öngördüğü “haklı neden” bu kapsam içinde değerlendirildiğinde hakimin bu konudaki takdiri; ileri sürülen nedenin ve yeni alınmak istenen ad veya soyadının toplum değerlerine ve yasanın buyurucu kurallarına ters düşmeyen, özellikle başkalarına veya çevreye zarar vermeyen, incitmeyen nitelikte bulunduğunun saptanmasıyla sınırlı olmalıdır.

Somut olayda; mahkemece haklı nedenlerin var olup olmadığı saptanmadan, yetersiz araştırma ve eksik inceleme sonucu davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.”

“İsim ve soyisim değişikliği davası” konusu ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?

Giriş

Kiracının taşınmazda oturduğu sırada yaptığı masraflar, genellikle kiracı ve ev sahibi arasında potansiyel bir hukuki konu teşkil eder. Bu makalede, kiracının taşınmaz mal üzerinde gerçekleştirdiği masrafları talep etme hakkını anlamak için temel bilgileri ele alacağız.

Zorunlu ve Faydalı Masraflar Nelerdir?

Kiracının taşınmaza yaptığı masrafları üç farklı şekilde ayırabiliriz; zorunlu masraflar, faydalı masraflar ve lüks masraflar.

Zorunlu masraflar; kiralananın değerinin düşmesine engel olan, kullanımının yahut bozulmasının aşırı derecede güçleşmesini önleyen masraflardır. Örneğin taşınmazın bozulan su tesisatının tamiri zorunlu bir masraftır.

Faydalı masraflar; yapılması zorunlu olmayan ancak kiralananı iyileştirici yenilik ve değişikliklerdir. Faydalı masraflar da kiralananın değerinde artış meydana getirir ancak buradaki önemli kriter, bu yapılan yenilik ve değişikliklerin kiralananın kullanım durumunu iyileştirici ancak vazgeçilebilir nitelikte olmasıdır. Örneğin kapı kollarının değiştirilmesi, çalışmayan panjurların yaptırılması gibi.

Lüks masraflar; zorunlu ve faydalı masraflar dışında kalan, kiracının kendi isteğiyle yapmış olduğu keyfiyete dayalı harcamalardır. Örneğin kiralanan taşınmazda sağlam ve kullanılabilir durumda olan kapı ve parkelerin daha pahalı bir modeliyle değiştirilmesi.

Kiracı Taşınmaza Yaptığı Hangi Masrafları İsteyebilir?

Türk Borçlar Kanunu m. 321; “- Kiracı, kiraya verenin yazılı rızasıyla kiralananda yenilik ve değişiklikler yapabilir. Yenilik ve değişikliklere rıza gösteren kiraya veren, yazılı olarak kararlaştırılmış olmadıkça, kiralananın eski durumuyla geri verilmesini isteyemez. Kiracı, aksine yazılı bir anlaşma yoksa, kiraya verenin rızasıyla yaptığı yenilik ve değişiklikler sebebiyle kiralananda ortaya çıkan değer artışının karşılığını isteyemez.”

Kiracının sözleşmenin bitiminde kiraya konu taşınmazı aynen teslim yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu nedenle kiracı, kiraya verenin rızası olmadan faydalı veya lüks masraflar yapmışsa, kiraya veren taşınmazın eski haline getirilmesini isteyebilir. Bu durumda kiracı yaptığı masrafları talep edemeyeceği gibi, eski haline getirmeden doğan masraflara katlanır.

Kiraya veren yapılan yenilik ve değişikliklere yazılı olarak rıza gösterirse veya yapılan değişiklikleri benimserse, kiralananın eski haline getirilmesini talep edemez. Kiraya verenin yapılan değişiklikleri benimsemesine örnek olarak; kiraya verenin değişiklikleri kabul ederek kiralananı satması veya tekrar kiraya vermesi verilebilir. Bu durumda kiracı yapılan değişiklikler sebebiyle kiralananda meydana gelen değer artışını kiraya verenden isteyebilir.

Kiracı, kiralanana yaptığı faydalı ve zorunlu giderlerden alınıp götürülmesi mümkün olmayan ve davalı kiraya veren tarafından benimsenenlerin yapıldıkları tarihler itibariyle bedellerini vekaletsiz iş görme hükümlerine göre isteyebilir.

Kiracı, kiralanana yaptığı lüks masrafları talep edemez. Ancak söküp götürülmesi mümkün olan lüks masrafları mülk sahibinden talep edebilir.

Taraflar kira sözleşmesine kiracı tarafından yapılan faydalı ve zorunlu masrafların talep edilemeyeceğine ilişkin hüküm düzenleyebilirler. Bu durumda kiracının yapmış olduğu masraflar neticesinde bir değer artışı meydana gelmiş olsa dahi, bunu talep edemeyecektir.

Kiralanan Taşınmaza Yapılan Masraflar Nasıl Hesaplanır?

Yargıtay’ın yerleşik içtihatları uyarınca, taşınmazın satıldığı tarihte kiralananın kiracı tarafından yapıldığı kabul edilen faydalı giderlerle birlikte gerçek değeri ile faydalı giderler dikkate alınmaksızın taşınmazın değeri belirlenmeli, bu şekilde elde edilecek değerler arasında bir fark meydana geldiğinde bu değerler birbirlerine oranlanmalı, böylece kiracının yaptığı imalatların bedele yansıma miktarı bulunmalıdır.

Konuyla İlgili Emsal Karar

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2012/17141 E. 2013/9733 K. Sayılı 02.06.2013 tarihli kararı;

“Davacı kiracı, kiralanana yaptığı faydalı ve zorunlu masrafları Borçlar Kanunu’nun, 414. Maddesi kapsamında vekâletsiz iş görme hükümlerine göre davalı kiralayandan isteyebilir. Bununla birlikte yapıların değerinin tam olarak davacıya verilmesi de yerinde bir uygulama olmayacaktır.

Öte yandan davacı kiralananı kullanmaya devam etmektedir. Bu sebeple faydalı masrafları isteyemese de taşınmazın davalılar tarafından satıldığı tarihte faydalı masraflar nedeni ile kiralanandaki değer artışı gözetilerek bu artışı isteyebileceğinden mahkemece ek rapor alınarak ya da yeniden konusunda uzman bilirkişi ya da bilirkişi kurulu seçilerek, taşınmazın satıldığı tarihte kiralananın davacı tarafından yapıldığı kabul edilen faydalı giderlerle birlikte gerçek değeri ile faydalı giderler dikkate alınmaksızın taşınmazın değeri belirlenmeli, bu şekilde elde edilecek değerler arasında bir fark meydana geldiğinde bunlar birbirine oranlanmalı, değerler arasında bir fark meydana geldiğinde bunlar birbirine oranlanmalı, böylece davacı kiracının yaptığı imalatların bedele yansıma miktarı bulunmalı ve bu miktara hükmedilmelidir.

Eğer faydalı giderlerin yapılmış olması hali yapılmamış olması halinde belirlenen değerler arasında bir fark bulunmuyorsa davalının sebepsiz zenginleşmesi olmadığı kabul edilerek dava reddedilmelidir. Mahkemece bu yöntem izlenmeden imalat değerleri üzerinden yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.”

“Kiracı Taşınmaza Yaptığı Masrafları İsteyebilir Mi?” konusu ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Uyuşturucu Ticareti – Uyuşturucu Madde Kullanma Arasındaki Fark

Uyuşturucu Madde Ticareti – Uyuşturucu Madde Kullanma Arasındaki Fark

Uyuşturucu Ticareti – Uyuşturucu Madde Kullanma Arasındaki Fark

Uyuşturucu madde ticareti suçu (TCK m.188) ile uyuşturucu madde kullanma ve bulundurma suçu (TCK m.191) sıklıkla birbirine karıştırılan iki farklı suç türüdür. Bu iki suçun birbirinden ayırt edilebilmesi için bazı temel unsurlar bulunmaktadır.

Uyuşturucu Maddenin Miktarı

Ele geçirilen uyuşturucu madde miktarı en belirgin unsurlardan biridir. Şüphelinin kişisel kullanım miktarını aşacak kadar uyuşturucu madde bulundurması uyuşturucu ticaretinin varlığına bir göstergedir. Failin kişisel kullanımı için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu maddenin niteliğine göre farklılık arz etmektedir.

Madde miktarının şahsi kullanım sınırı içerisinde kalıp kalmadığı hususunda bilirkişiden rapor alınmalıdır.

Uyuşturucu Maddenin Bulundurulma Şekli

Uyuşturucu maddelerin bulundurulma şekli de maddenin bulundurulma maksadını tespitte oldukça önemli bir etkendir.

Özenli hazırlanan küçük ve çok sayıda paketlerin bulunması, paketlerin içinde eşit miktarda uyuşturucu madde bulunması; uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yerde hassas terazi ve ambalaj malzemelerinin bulunması gibi hususlar uyuşturucu ticaretinin varlığına karine olacaktır.

Uyuşturucu Maddenin Bulundurulduğu Yer

Narkotik maddenin bulundurulduğu yer ve bulunma süresi önem taşımaktadır. Uyuşturucu maddeyi yalnızca şahsi kullanım amacıyla bulunduran kişiler, uyuşturucuyu kolaylıkla ulaşabilecekleri yerlerde bulundururlar.

Uyuşturucu Ticaretine Yönelik Davranışlar

Failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma ya da devir veya tedarik etme hususunda herhangi bir davranış içerisine girip girmediği hususları, uyuşturucu madde ticareti suçunun kişiye isnat edilebilirliğini sağlar. Örnek olarak uyuşturucu maddenin failin kendi üzerinde çıkması veya evinde bulunması, başka bir şahsa verirken görülmesi, failin uyuşturucu madde ticareti yaptığına yönelik tanık beyanlarının bulunması gibi durumlar verilebilir.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU E. 2012/10-1335 K. 2013/423 T. 22.10.2013;

“Uyuşturucu madde bulundurmanın kullanma amacına yönelik olup olmadığının tespit edilmesinde dikkate alınması gereken ve öğreti ile uygulamada da kabul görmüş olan bazı ölçütler bulunmaktadır.

Bu ölçütlerden ilki; failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma ya da devir veya tedarik etme hususunda herhangi bir davranış içerisine girip girmediği, ikincisi; uyuşturucu veya uyarıcı maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimidir. Şahsi kullanımı için uyuşturucu madde bulunduran kimse, bunu her zaman kolaylıkla erişebileceği bir yerde, örneğin evinde veya işyerinde bulundurmaktadır.

Uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yer veya yakınında hassas terazi ve paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerinin bulunması, kullanım dışında bir amaçla bulundurulduğu hususunda önemli bir belirti olacaktır. Kabul edilen üçüncü ölçüt ise bulundurulan uyuşturucu veya uyarıcı madde miktarıdır.

Şahsi kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliği, cinsi ve kalitesi ile somut olayın özelliklerine göre değişiklik gösterebilmektedir.

Adli Tıp Kurumu tarafından esrar kullananların her defasında bir ila bir buçuk gram olmak üzere günde üç kez esrar tüketebilecekleri değerlendirilmektedir. “

Uyuşturucu madde ticareti ile uyuşturucu madde kullanma suçları ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu

Tasarrufun İptali Davası

Uygulamada borçluların malvarlığı kaçırması nedeniyle tasarrufun iptali davası sıkça açılmaktadır. İcra hukuku konusu olan “Tasarrufun İptali Davası” bu yazımızda ele alınacaktır.

Tasarrufun İptali Davası Nedir?

Haciz yoluyla takiplerde hacizden, iflas yoluyla takiplerde iflasın açılmasından önce borçlu mal ve hakları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilmektedir. Bu nedenle bazen borçlular mallarına haciz konulmasını veya iflas kararı verilmesini engellemek için alacaklılardan mal kaçırmak gibi şüpheli tasarruflarda bulunabilirler.

Tasarrufun iptali davası, borçlunun mal kaçırmak amacıyla hacizden veya iflastan önce yapmış olduğu işlemlerin sonuç doğurmayacak biçimde iptalini sağlar. İcra ve İflas Kanunu buna dair hükümler barındırmaktadır.

İİK m.284 uyarınca tasarrufun iptali davası açma hakkı, davaya konu tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren 5 yıl geçmesiyle düşer.

Tasarrufun İptali Davası Şartları

  • Alacaklı ile borçlu arasındaki borç, gerçek bir hukuki ilişkiye dayanmalıdır.
  • Borç tasarruftan önce doğmuş olmalıdır.
  • Borçlu hakkında kesinleşen bir icra takibi bulunmalıdır.
  • Borçlu hakkında alınmış kesin veya geçici aciz belgesi bulunmalıdır. (Davanın açılması aşamasında ihtiyaç yoktur. Sonradan ikame edilebilir. Geçici aciz vesikası sunulursa, sonradan kesin aciz vesikası ibraz edilmelidir.)
  • İptal edilen tasarruf, İİK uyarınca iptale tabi bir tasarruf olmalıdır.

Tasarrufun İptali Davası Bakımından İptale Tabi Tasarruflar Nelerdir?

Borçlunun tasarrufun iptali davasına konu tasarrufları İcra İflas Kanunu’nun 278, 279 ve 280. maddelerinde üç grup olarak düzenlenmiştir. Ancak bu tasarruflar sınırlı sayıda değildir, kanun iptale tabi bazı tasarruflar için genel bir tanımlama yaparak hangi tasarrufların iptale tabi olduğu hususunun tayinini hâkime bırakmıştır.

1. İvazsız Tasarruflar

İvazsız tasarruflar, herhangi bir karşılık alınmadan yapılan hukuki işlemlerdir. Lehine tasarruf yapılan kişi karşılıksız olarak zenginleşir. Bu husus İİK m.278’de düzenlenmiştir.

İİK m.278: “Mutat hediyeler müstesna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından haczin veya aciz vesikası verilmesinin sebebi olan yahut masaya kabul olunan alacaklardan en eskisinin tesis edilmiş olduğu tarihe kadar geriye doğru olan müddet içinde yapılan bütün bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar batıldır. Ancak, bu müddet haciz veya aciz yahut iflastan evvelki iki seneyi geçemez.”

Bu düzenlemeye göre ivazsız tasarruflar arasında mutat (alışılmış) hediyeler iptale konu edinilemez.  Mutat hediyeden kasıt giyinmekle, kullanmakla eskiyen ve tüketilen eşyalardır.

Bazı hukuki işlemler ivazlı olsa dahi ivazsız olarak kabul edilmiştir. Bunlar:

  1. Yakın hısımlar arasındaki tasarruflar (karı-koca, üçüncü derece dahil hısımlar, evlat edinen-evlatlık)
  2. Borçlunun karşılık olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği tasarruflar
  3. Borçlunun kendisine veya üçüncü bir kişi menfaatine, ömür boyu gelir veya intifa hakkı tesis ettiği sözleşmeler ve ölünceye kadar bakma sözleşmeleri.

2. Aciz Halinde (Borca Batık Durumda) İken Yapılan Tasarruflar (İİK m.279)

Her ne kadar madde metninde acizden bahsedilse de öğretide borca batıklığın kastedildiği kabul edilmektedir. İİK m.279 ile maddede belirtilen tasarrufların borcunu ödemeyen bir borçlu tarafından hacizden veya mal bulunmaması sebebi ile acizden önceki bir sene içinde yapılmış olması halinde iptaline karar verileceği düzenlenmiştir. Bu tasarruflar:

  1. Borçlunun teminat göstermeyi daha önce taahhüt etmediği halde, borçlu tarafından mevcut bir borcu temin için yapılan rehinler,
  2. Para ve alışılmış ödeme araçları dışında farklı yollarla yapılan ödemeler
  3. Vadesi gelmemiş borç için yapılan ödemeler
  4. Kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için tapuya verilen şerhler

Yukarıda sayılan durumların hacizden veya acizden, ya da iflasın açılmasından bir sene önce yapılması gerekir. Daha eski tasarruflar bu maddenin konusu olamaz.

3. Hileli Tasarruflar (zarar verme kastından dolayı iptal) (İİK m.280)

Hileli tasarruflar, malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklarına zarar verme kastıyla yaptığı tüm işlemlerdir. Borçlunun içinde bulunduğu mali durumun ve zarar verme kastının işlemin diğer taraflarca bilinmesi veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunması gerekir.

Borçlunun eşinin, üçüncü derece dahil hısımlarının veya evlatlığının borçlunun mali durumunu ve mal kaçırma kastı ile hareket ettiğini bildiği farz olunur. Ancak elbette bu karinenin aksi ispatlanabilir.

Kanun koyucu tarafından kabul edilen bir başka karine ise, bir ticari işletmenin veya iş yerindeki mevcut ticari emtianın tamamını veya önemli bir kısmını iktisap ettikten sonra o işyerini fiilen de devralarak işletmeye başlayan kişinin, borçlunun zarar verme kastını bildiği kabul edilir. Bu karine, ancak iptal davasını açan alacaklıya devir, satış veya terk tarihinden en az üç ay evvel keyfiyetin yazılı olarak bildirildiğini veya ticari işletmenin bulunduğu yerde görülebilir levhaları asmakla beraber Ticaret Sicili Gazetesiyle; bu mümkün olmadığı takdirde bütün alacaklıların ıttılaını temin edecek şekilde münasip vasıtalarla ilan olunduğunu ispatla çürütülebilir.

Tasarrufun İptali Halinde Ne Olur? Tasarrufun İptali Davasının Sonuçları

Davacı alacaklı iptal davasını kazanınca lehine tasarruf yapılmış olan 3. Kişi malın maliki olarak kalmaya devam eder fakat alacaklı, tasarruf konusu mal sanki borçlunun mülkiyetindeymiş gibi o malın haczini ve satışını isteyebilir.

Davacı alacaklı lehine haczedilip satılan malın bedeli, ilk önce davacının alacağının ödenmesine tahsis edilir. Geriye para artarsa bu para davalı 3. kişiye geri verilir.

İflastaki iptal davasının kabulü üzerine dava konusu mal, müflise aitmiş gibi iflas masasına alınır, iflas dairesi tarafından satılır. Satış bedeli ise bütün iflas alacaklarının ödemesine tahsis olunur.

Tasarrufun İptali Davasında Süreler

Dava açma süreleri; İİK madde 278’de yer alan ivazsız tasarrufların iptali için 2 yıl, İİK madde 279’da yer alan acizden dolayı tasarrufun iptali için 1 yıl, İİK madde 280’de yer alan zarar verme kastından dolayı olan tasarrufun iptali davaları için beş yıldır. Bu süre hak düşürücü süredir.

Tasarrufun İptali Davasında Arabuluculuk Şartı Var Mı?

Tasarrufun iptali davası, zorunlu arabuluculuk kapsamında olan bir dava değildir. Bu nedenle arabuluculuk şartı yoktur.

Tasarrufun İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme

Tasarrufun iptali davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Kişisel hakka dayanan davalar olduğundan genel yetki hükümleri geçerlidir. Dava, davalının veya tasarrufu devralan 3. Kişinin bulunduğu yerdeki mahkemede açılabilir.

Tasarrufun iptali hakkında daha fazla bilgi için bize buradan ulaşabilirsiniz.

apartmanda açılabilecek iş yerleri

Apartmanda Açılabilecek İş Yerleri

Apartmanda Açılabilecek İş Yerleri

Mesken (konut) olarak imal edilen apartman niteliğindeki taşınmazda açılabilecek iş yerleri 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 24. maddesinde düzenlenmiştir. Apartmanda açılabilecek iş yerleri bu maddeye göre; Ana gayrimenkulün, kütükte mesken, iş veya ticaret yeri olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde hastane, dispanser, klinik, poliklinik, ecza laboratuvarı gibi müesseseler kurulamaz; kat maliklerinin buna aykırı sözleşmeleri hükümsüzdür. Dispanser, klinik, poliklinik niteliğinde olmayan muayenehaneler bu hükmün dışındadır.

Ana gayrimenkulün, kütükte mesken olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde sinema, tiyatro, kahvehane, gazino, pavyon, bar, kulüp, dans salonu ve emsali gibi eğlence ve toplantı yerleri ve fırın, lokanta, pastane, süthane gibi gıda ve beslenme yerleri ve imalathane, boyahane, basımevi, dükkân, galeri ve çarşı gibi yerler, ancak kat malikleri kurulunun oybirliği ile vereceği kararla açılabilir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda avukatlık büroları ve hukuk büroları ile ilgili düzenleme yapılıncaya kadar meskenlerdeki avukatlık ve hukuk büroları faaliyetlerine devam ederler. Bu süre, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıldır. Bu hüküm 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununda ilgili düzenleme yapılıncaya kadar meslek mensupları tarafından açılan bürolar hakkında da uygulanır.”

Kat Mülkiyeti Kanununa Göre Apartmanda Açılabilecek İş Yerleri

Apartmanda açılabilecek iş yerlerini dört farklı grupta toplayabiliriz; kurulması yasak olan iş yerleri, meskenlerde açılması mümkün olan iş yerleri, avukatlık büroları, mali müşavir büroları.

Apartmanda Kurulması Yasak Olan İş Yerleri

  1. Hastane
  2. Dispanser
  3. Klinik
  4. Poliklinik
  5. Ecza laboratuvarı
  6. Yukarıdaki müesseselerin benzerleri

Meskenlerde Açılması Mümkün Olan İş Yerleri

Aşağıda yer alan iş yerleri mesken bölümlerinde açılabilir ancak bunun için kat maliklerinin oy birliği ile karar vermesi gerekir. Apartmanda açılabilecek iş yerleri hususunda tüm kat maliklerinin olumlu oyunun bulunması gerektiği unutulmamalıdır.

  • Sinema, tiyatro, kahvehane, gazino, pavyon, bar, kulüp, dans salonu gibi eğlence ve toplantı yerleri
  • Fırın, lokanta, pastane, süthane gibi gıda ve beslenme yerleri
  • İmalathane, boyahane, basımevi, dükkân, galeri ve çarşı gibi yerler.

Apartmanda Avukatlık Bürosu Açmak

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’un 43’üncü maddesinde “634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununa göre anagayrimenkulün mesken olarak gösterilen bağımsız bölümlerinde kat maliklerinin izni ve benzeri şartlar aranmaksızın avukatlık büroları faaliyet gösterebilir. Bu konuda, yönetim planındaki aksine hükümler uygulanmaz”  belirtilmiştir. Apartmanda açılabilecek iş yerleri bakımından avukatlık ofisleri de sıkça sorulmaktadır.

Dolayısıyla, mesken olarak görünen bağımsız bölümlerde avukatlık bürosu açılabilir, yönetim planında aksine hüküm olsa dahi dikkate alınmaz.

Apartmanda Mali Müşavirlik Bürosu Açmak

Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nun 45’inci maddesi “634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununa göre anagayrimenkulün mesken olarak gösterilen bağımsız bölümlerinde kat maliklerinin izni ve benzeri şartlar aranmaksızın serbest muhasebeci mali müşavirlik veya yeminli mali müşavirlik faaliyetlerinde bulunulabilir. Bu konuda, yönetim planındaki aksine hükümler uygulanmaz” hükmünü amirdir. Apartmanda açılabilecek iş yerleri bakımından mali müşavirlik ofisleri de sık sık sorulmaktadır.

Serbest muhasebeci mali müşavirler ve yeminli mali müşavirler, tıpkı avukatlar gibi, mesken olarak görünen bağımsız bölümlerde kat maliklerinin izni aranmaksızın büro açabilirler.

Apartmanda İzin Almadan İş Yeri Açılması Halinde Ne Yapılır? Apartmanda Açılabilecek İş Yerleri Aykırılığı Halinde Görevli Mahkeme

Kat maliklerinin onayı olmadan apartman dairesinde iş yeri açılması halinde, kat malikleri iş yerini açan kişiye karşı dava açabilirler. İş yeri açan kişi kiracı ise dava hem mülk sahibine hem de kiracıya karşı açılır. Davayı kat maliklerinden biri veya hepsi ya da yönetici açabilir. Apartmanda açılabilecek iş yerleri kaynaklı uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi, yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir.

Sonuç olarak, apartmanda iş yeri açmak, belirli koşullara ve izinlere tabidir. Apartmanda açılabilecek işyerleri Kat Mülkiyeti Kanunu’na ve yönetim planına göre belirlenir. Bu işlemleri başlatmadan önce yerel yönetmelikleri ve kanunları dikkatlice incelemek önemlidir. Apartmanda açılabilecek iş yerleri ilgili daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.

Devre Tatil ve Devre Mülk Sözleşmesi

Taksitle Satış Sözleşmesi

Taksitle satış sözleşmesi, satış bedelinin kısım kısım ödenmesinin söz konusu olduğu bir satış çeşididir. Taksitle satış sözleşmeleri, alıcı bakımından pek çok sakıncayı bünyesinde barındırmakta olsa da günümüzde oldukça sık kullanılmaktadır.

Taksitle Satış Sözleşmesi Nedir?

Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 17. maddesine göre, “taksitle satış sözleşmesi, satıcı veya sağlayıcının malın teslimi veya hizmetin ifasını üstlendiği, tüketicinin de bedeli kısım kısım ödediği sözleşmelerdir”.

Sözleşmenin gerçekleşebilmesi için taksit tutarlarının ve taksit ödeme sürelerinin eşit olması gerekmez. Burada önemli olan, ödemenin kısım kısım yani taksit taksit gerçekleşmesidir.

Taksitle satış sözleşmesi yazılı olarak kurulmadıkça geçerli olmaz. Yazılı olmayan satış sözleşmesi kapsamında, satıcı malı veya hizmeti sağlamak zorunda değildir. Aynı şekilde tüketici de bedeli ödemek mecburiyetinde olmayacaktır. Ancak satıcı bedeli aldıktan sonra sözleşmenin yazılı olarak yapılmadığı gerekçesiyle malı veya hizmeti sağlamaktan kaçınamaz.

Taksitle Satış Sözleşmesi Bakımından Cayma Hakkı                             

Hukukumuz taksitli satış sözleşmelerinde alıcıyı, satıcı ve sağlayıcıya karşı korumak için alıcıya cayma hakkı tanımıştır. Buna göre, alıcı 7 gün içerisinde hiçbir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin satıcıya malı almaktan vazgeçtiğini bildirerek cayma hakkını kullanabilir.

7 günlük süre hizmet ifasına ilişkin sözleşmelerde sözleşmenin kurulduğu gün, mal teslimine ilişkin sözleşmelerde ise malın teslim alındığı günden itibaren başlar.

Tüketicinin cayma hakkını kullanması, cayma iradesini belirten bildirimin süresi içinde satıcıya gönderilmesiyle gerçekleşir.

Alıcının cayma hakkını kullanmasıyla birlikte satıcı aldığı bedeli ve sözleşme belgelerini alıcıdan herhangi bir ücret talep etmeden 7 gün içerisinde alıcıya teslim etmek zorundadır.

Satıcı ile alıcı arasında iadenin gerçekleştirilmeyeceğine yönelik bir sözleşme bulunsa dahi, bu sözleşme geçerli olmayacak ve alıcının cayma hakkı devam edecektir.

Taksitle Satış Sözleşmesinde Cayma Hakkının Kullanılamayacağı Haller

İstisnai olarak cayma hakkının kullanılamayacağı bazı haller vardır. Bu haller:

  • Cayma hakkı süresi sona ermeden önce, tüketicinin onayı ile hizmetin ifasına başlanan hizmet sözleşmelerinde,
  • Tüketicinin satıcıyı bulduğu finansal kiralama sözleşmelerinde,
  • Satıcı cayma süresi içinde malı tüketiciye teslim etmişse tüketici malı ancak olağan bir gözden geçirmenin gerektirdiği ölçüde kullanabilir. Olağan gözden geçirme malın ilk incelemesini kapsar. Tüketici malı mutat olarak kullanmışsa,

Sayılan bu hallerde tüketici cayma hakkını kullanamaz.

Taksitli satış sözleşmeleriyle ilgili daha fazla bilgi almak için bize buradan ulaşabilirsiniz.